21 Ekim 2016 Cuma

KATLEDİLİŞİNİN YILDÖNÜMÜNDE KIŞLALI’YA DAİR




Prof. Dr. Ahmet Taner Kışlalı 21 Ekim 1999 tarihinde Ankara’da evinin önünde uğradığı bombalı saldırı sonucu hayatını kaybetti.

Akit Gazetesi, öldürülmeden 5 ay önce kendisi ile ilgili bir haber yapmış, Kışlalı’nın fotoğrafı üzerine çarpı atılmış fotoğrafını manşetten vermişti. Gazete, haberin spotunda  “Zorba Kemalist Gemi Azıya Aldı” diyerek günümüzde de yapmaya devam ettiği hedef gösterme işlevini yerine getirmişti.

Kışlalı, eserleri ile günümüze ışık tutan önemli bir bilim insanıydı. Aynı zaman 1978-1979 yıllarında Kültür Bakanlığı görevinde de bulunmuş bir milletvekiliydi.

Cumhuriyetçi, laik, Atatürk ilke ve devrimlerini hayat ülküsü edinmiş bir insandı.

Siyaset Bilimi denilince Türkiye’de akla gelen isimlerden biri de şüphesiz Ahmet Taner Kışlalı’dır. Günümüzde Kışlalı’nın siyaset bilimine dair kitaplarını öğrencilerine tavsiye edebilecek yüreklilikle öğretim üyelerimiz umarım vardır ve bu değerli kaynaklardan gençler de haberdar olabiliyorlardır. ‘Siyasal Sistemler – Siyasal Çatışma ve Uzlaşma’  ve  ‘Siyaset Bilimi’ adlı eserlerini özellikle Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler, Kamu Yönetimi gibi bölümlerde okuyan öğrencilerin mutlaka okuması gereken kitaplar. Yabancı yazarların ağır ve ağdalı bir dil kullanılarak, kötü çeviri kitapları ile cebelleşmektense Kışlalı’nın duru Türkçesi ile yazılmış bu eserler yollarına ışık tutacaktır.

‘Atatürk’e Saldırmanın Dayanılmaz Hafifliği’ adlı kitabı, günümüzde Atatürk ve Cumhuriyet ile hesaplaşma derdine düşmüş, Cumhuriyetin tüm kazanımlarını ‘nasıl yok ederiz’ düsturu ile hareket eden kesimleri belki de en güzel anlatabilecek tanımlamadır. Kitabın içeriğinde Kürt Sorunu, PKK, Demokratik Açılım gibi başlıklar, yani özetle Türkiye’nin 1980-1990 sürecindeki sorunlar Kemalist bakış açısı ile irdeleniyor. Kitabı okurken, günümüzde halen bu konuları konuştuğumuz için ülke olarak bir arpa boyu yol alamamış olduğumuzu hissedebilir ve kitabın 2016 Türkiye’sinde yazılmış olduğu izlenimine kapılabilirsiniz.

Kışlalı’nın eserlerinden en dikkat çekici olan ve her kesimden okuyucunun mutlaka okuması gereken eserleri ise kuşkusuz ‘Kemalizm, Laiklik ve Demokrasi’ adlı eseridir. Yayımlandığı dönemde büyük yankı uyandıran bu kitabın “Kemalizm’le Hesaplaşmak” başlıklı bölümü eserin dikkatle okunması gereken önemli bölümlerinden biridir. Günümüzde herkesin kendine dair bir Kemalizm tanımı yapıp tüm tezlerini kendi Kemalizm tanımı üzerinden yürüttüğünü hesaba da katarsak Kışlalı gibi değerli bir kalemi referans alarak tezler üretmek daha mantıklı olacaktır.

Tıpkı yitip giden tüm aydınlarımız gibi o da son dönemdeki yaşadığımız süreçle ilgili uyarıda bulunmuş ve bu satırları yazdıktan 4 gün sonra da öldürülmüştü.

''Öte yanda Fethullah Gülen son yıllarda, kamu önünde ağzından tek bir cumhuriyet karşıtı söz çıkmamış. Devlet büyükleriyle iyi ilişkiler kurmuş. Ordu dışında hemen tüm önemli kurumlarda önemli ‘mevziler’ elde etmiş. ABD’nin ‘etkin’ desteğini sağlamış. Görünüşte Atatürk’e ve cumhuriyete saygılı. Ama tüm eğitim ağı ile, cumhuriyetin temellerini ağır ağır kemiriyor. Amacına ürkütmeden, acıtmadan ulaşma yöntemini seçmiş.''
Ahmet Taner KIŞLALI (17 Ekim 1999)

Aziz hatırasına saygıyla


Ozan ERTUĞRUL

22 Şubat 2016 Pazartesi

VATAN NASIL SEVİLİR?

Vatan sevmek kedi sevmeye benzemez.

Söylemde vatanı herkes sever. Evlerimize, iş yerlerimize astığımız bayraklar,  attığımız sloganlar, yakamızdaki rozet, gururla söylediğimiz marşlar bunun göstergesidir.

Okul yıllarımızdan zihnimize işlenen sloganlar vardır; “Vatanımız için gerekirse canımızı veririz, kanımızı dökeriz, vatan sana canım feda.”

Peki, vatanı sevmek için ölmekten başka ne yapabiliriz? Mesela vatan için yaşayamaz mıyız? Bu ülkenin kurumlarına, değerlerine, eserlerine sahip çıkarak vatansever olmayı başaramaz mıyız?

AK Parti Balıkesir Milletvekili Sayın Sema Kırcı sosyal medya hesabından bir fotoğraf paylaşmış. Önde Türk bayrakları, arka fonda ise Bandırma’nın tarihi simgelerinden Eski Dekanlık Binası. Hani şu her gün önünden içimizin cız ederek geçtiği, bakımsızlıktan dökülen, camları kırılan,  içinde her türlü pis işin yapıldığı o tarihi bina. Boruları patlayan, içine kokudan girilemeyecek durumda olan bina.

Vatanı sevmek; o binaya sahip çıkmaktır. Gözler önünde yitip gitmesine seyirci kalmamaktır. Bu ilin sekiz  milletvekili var. Her gün bizim gördüğümüzü bu şehrin vekilleri mi görmüyor? Her alanda yetkilerini sonuna kadar kullanmaya hevesli yöneticiler neden bu kültür değeri için parmaklarını bile oynatmıyor? 

İş seçmene oynamaya gelince herkes vatansever, en çok o seviyor ülkesini. Kendi partisinden başka kimse düşünmüyor bu memleketin ahvalini. Ama iş bir kültürel değere sahip çıkmaya gelince kimsede ne bir ses ne bir nefes.

Başıma bir şey gelmeyecekse; kırılan suntaları yenilemeye talibim. Ama burası Türkiye ve bu binanın on adım ötesi  On Yedi Eylül Polis Merkezi.  İyi bir iş yapalım derken “tarihi yapıya zarar vermek” gibi bir suçtan ulusal basına haber olup Bandırma’nın adını lekelemekten korkarım.


Merak edenlere; binanın akıbeti ile ilgili son durum şu; Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Edip Uğur binanın herhangi bir kuruma verilmeyeceğini, restore edilerek Bandırmalılara hizmet vereceğini belirtmiş. Kim bilir zaman… Muhtemelen bina yandıktan veya yıkıldıktan sonra tabii.

4 Şubat 2016 Perşembe

HAYALLER ROTTERDAM GERÇEKLER TÜRKİYE

Geçtiğimiz hafta Bandırma basınındaki haberlerden öğrenmiştik. Bandırma Belediyesinden bir heyet Balıkesir Büyükşehir Belediyesinin organizasyonu ile dünyaca ünlü Rotterdam limanında inceleme gezisine katılacaktı.

Konuyu takip etmeyenler için kısaca özetleyelim; Bandırma’nın batısındaki, Marmara denizinin boş kalan son sahillerinin bulunduğu bölge bir süredir sanayileşmenin kıskacında. Bir gün termik santral için ÇED başvurusu yapılırken bir gün 1/100 binlik İmar ve Çevre planlarında bölgenin ağır metal sanayi için ayrıldığını görüyoruz.

Bir süredir Balıkesir Büyükşehir Belediyesi Başkanı Ahmet Edip Uğur’un “Bandırma’yı Rotterdam yapacağız” söylemleri zaten gündemdeydi. İşte bu gezi herkesin bazı gerçekleri öğrenmesi için bir fırsat olmuş. Zira birileri bölgeye gelmiş, gezmiş, incelemiş. Birileri ile görüşülmüş, hatta çalakalem planlar çizilmiş. Yatırım yapmak için yer arayan sanayiciye birileri “oraya gidin” demiş, yer satın aldırmış. İlk günden beri itiraz edilen 1/ 100 binlik planlar üzerinden burada bir liman ve sanayi tesislerinin olduğu bölge planlanmış. Bandırma Belediye Başkanı Sayın Dursun Mirza basın toplantısında sık sık “bizim de bundan gittiğimizde haberimiz oldu” diyerek durumun vahametini aktarmış oldu. 

İşte bu gezi sonrası Bandırma Belediyesinde yapılan basın toplantısına katıldık. Toplantının gündemi; Bandırma bölgesinde yapılması planlanan ve “Bandırma’yı Rotterdam yapacağız” sloganı ile yola çıkılan bu yola ucundan kıyısından dahil edilen Bandırma Belediyesi heyetinin izlenimleri idi.

Heyet Rotterdam limanından oldukça etkilenmiş. Etkilenilmeyecek gibi de değil.  Çünkü Avrupa’nın bilgisi, görgüsü, hukuk sistemi, demokrasi anlayışı, insana saygısı ve sayabileceğimiz pek çok etmen ile Rotterdam limanı üretim ile lojistiğin birleştiği dünyaca ünlü bir liman. İçerisinde salyangozların yaşam alanlarından, fok balıklarının yüzdüğü alanlara, bölge halkının bisiklet yollarına varıncaya kadar her şey düşünülmüş. Katılımcılardan Sayın Cemal Adıgüzel’in  “Böyle bir liman benim evimin dibine yapılsa bile ses çıkarmam” diyerek ne kadar etkilendiğini de vurguladı.

Bandırma Belediye Başkanı Sayın Dursun Mirza “Üretime karşı değiliz. Çevreyi etkilemeyecek, zarar vermeyecek, Avrupa Birliği standartlarında olacaksa kabulümüz” diyor. “Araştıracağız, inceleyeceğiz, örneklerini göreceğiz, STK’lara danışacağız” diyor. “Sulak araziler, antik sahalar, doğal yapının korunmasını şart koşuyoruz” diyor. Kamulaştırmayı ise kabul etmeyeceklerini özellikle vurguluyor.

Sayın Mimar Şerafettin Engüdar  işin bilimsel yanına oldukça hâkim. Bandırma bölgesi için gösterilen planların son derece düzensiz ve teknik yeterlilikten uzak olduğunu, hatta belirli bilgisayar programları ile 1 günde yapılacağını da belirtti.  Geziye katılan ve mevzubahis bölgeden yer satın almış sanayicilere açık açık ve haklı olarak Türk sanayicisine güvenmediklerini,  bölge halkı için burada yapılacak her türlü sanayi tesisinin büyük zarar vereceğini vurgulamış. Fakat bu sanayicilerde ne durumda olduğu uluslararası raporlarda bile ifşa olmuş Dilovası’nda tesislerin “son derece çevreci” çalıştığını, istenildiği takdirde bölgeyi gezdirebileceklerini belirtmiş.

Sayın Engüdar bir noktanın özellikle altını çiziyor. Buraya yatırımcı yurtdışından gelmeyecek. 11 Milyar Euro’luk bir yatırımdan ( ya da hayalden)  söz ediliyor. Rotterdam bir model. Bölgenin şartlarına göre on yıllarca geçen süreler ve araştırmalar sonucunda şekilleniyor. Kaldı ki Avrupa’da hele hele Hollanda’da durum bambaşka. Bisiklet yolları ile ünlü ülkede yanlışlıkla bisiklet yoluna girdiğiniz anda bir polis yanınızda bitiyor ve yüklü bir ceza uyguluyor. Kırmızı ışıkta bırakın geçmeyi, belirlenen çizgiyi geçip de dursanız bile kırmızı ışıkta geçmiş sayılıyor ve yine sağlam bir ceza ile karşı karşıya kalıyorsunuz. Bizler daha yeni yeni geri dönüşüm atıklarımızı ayrı olarak atmaya başlamışken onlar ayrıştırma işlemine evlerinden, işyerlerinden başlıyor.  Bu anlayış sanayi tesislerine de etki ediyor elbette. Örneğin; bir tesisin denizden çekerek soğutma suyu olarak kullandığı su, diğer fabrikaya ısıtma suyu olarak aktarılıyor. Bir fabrikanın havayı yüzde kaç oranında kirlettiği fabrika girişindeki elektronik panolarda anlık veri olarak gösteriliyor. Eğer sınır aşılırsa yoldan geçen bir vatandaş düğmeye basıyor ve üretim duruyor.

Hem katılımcıların hem basın mensupları olarak bizlerin ortak noktası şu; böyle bir anlayışta Türkiye’de bir tesis yapılır mı? Cevabı hepimiz biliyoruz. Zira bir zamanlar yüzlerce çeşit balığın gözle sayılabildiği temizlikteki Bandırma körfezi iki fabrika sayesinde artık ayak sokulmayacak hale geldi. Sadece bölgede değil, Türkiye’nin neresinde olursa olsun kağıt üzerinde mükemmel olan tesisler kurulduktan bir süre sonra bölgenin coğrafi ve tarımsal üretimine ağır zararlar veriyor.  Kanser vakaları artıyor, bölgelerin tarımsal ürünleri artık yetişmez, ağaçlar meyve vermez oluyor.

Soma’yı hatırlayalım; olayın ilk günlerinde geçilen haberlerde madenin bölgenin en güvenilir madeni olduğu, sürekli denetlendiğinden bahsediliyordu. Acı gerçek ise birkaç gün sonra ortaya çıktı. Hiçbir güvenlik önlemi yoktu. Maskeler 1992 yılından kalma, kaçış bölümleri yetersizdi. “Ne denetlenmesi be ağabey.. Özelde olur mu öyle şey” diyen bir madenci bu durumu bizlere ne güzel özetlemişti.

Benim gözlemim; bu bölgeye istesek de istemesek de bu tesisler, limanlar yapılacak. Olaylara bazen duygusal değil gerçekçi gözle bakmak gerekiyor. Sivil Toplum örgütlerinin bu denli zayıf olduğu, toplumun bu derece duyarsız olduğu bir ülkede, bu özel coğrafyada bu proje “çok acayip çevreci olacak” diye başlayıp tahminlerimizi doğrulacak şekilde devam edecek.


Rotterdam diye başlayıp Türkiye olarak bitecek. 

9 Ocak 2016 Cumartesi

GAZETECİYİZ, İŞİMİZ RAHATSIZ ETMEK

10 Ocak günü Türkiye’de “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılır.

Ortada kutlanacak bir durum olmadığı için ‘anılır’ kelimesi daha uygun düşer.

Peki neden “Gazeteciler Günü” değil de “Çalışan Gazeteciler” günü.

Filmi 1961 yılına saralım.  10 Ocak 1961 günü Resmi Gazetede yayınlanan bir kanun, dönemin gazetecileri için büyük bir güvencedir.  Gazeteci sohbetlerinde geçen “Senin 212 mi” sorusu da 212 sayılı bu yasayı kasteder. Yasa ile basın çalışanlarının bazı yasal hakları güvence altına alınır. İş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması, sözleşmelere işin türü, ücret miktarının yazılması gibi bazı maddeler ile basın çalışanlarının haklarını güvence altına alınır. Kıyamet işte tam burada kopar.

Türk Basın Tarihine “Dokuz Patron Olayı” olarak da geçen süreçte, dönemin dokuz gazete sahibi bu şartları kabul etmediklerini ve üç gün gazete çıkarmayacaklarını ilan ederler.

Ancak gazetecilerden beklenmeyen bir hareket gelir ve üç gün boyunca “Basın” adlı bir gazete çıkarırlar. Tabii protestolar ve yürüyüşler ile direnişlerini devam ettirirler. Çalışan Gazeteciler Günündeki “Çalışan” bu direnişin sembolüdür. Ama bugün sadece sözde kalmıştır.

Bugün ortada kutlanacak bir durum yok. 
Zaten günümüzü kutlamak için sıraya dizilenler de yok. 
Zaten bizim de kutlayacak halimiz yok. 

Büyük medya kuruluşları dahil, sigortası 212 sayılı kanuna göre yatırılan basın çalışanı sayısı en fazla yüzde 10; o da yasal zorunluluklar nedeniyle. Basın Sigortası normal sigortaya göre daha maliyetli olduğu için kimse bu topa girmek istemez. Basın Kartı almak için bu sigortanın yatması haricinde pek çok şartı da sağlamanız gerekir. Sonuçta kartı alsanız dahi pek işe yaradığı söylenemez. Basın kartınızı gösterdiğinizde kolluk güçleri o kart ile ilgili fantezilerini hiç çekinmeden suratınıza haykırır. 

Gece – Gündüz yoktur, saygı yoktur,  para yoktur, emeklilik yoktur. 
Şiddet vardır, hakaret vardır, aşağılama vardır.

Ama vicdan vardır bu meslekte..

Eskişehir’de karanlık bir sokakta dövülerek öldürülen bir çocuğun duyamadığımız haykırışını duyuran İsmail Saymaz vardır mesela.

Çöpten yiyecek artığı toplayan kadını haber yapıp onun hayata yeniden tutunmasını, iş bulmasını, çocuğuna artık ekmek yedirebilecek bir annenin mutluluğu vardır.

Talan edilen doğayı, HES’leri, bir daha asla eski haline dönemeyecek olan Karadeniz’deki “Yeşil Yol” u anlatırsınız umutsuzca. 

Şakran’da işkence gören çocukları anlatırsınız, 

Beş yıl yargılanmadan, suçsuz yere hapis yatan anneyi…

Toplumu rahatsız edersiniz çünkü toplum rahatsız olmalıdır. Bir şeyler yapmalıdır o toplum..

Ama sadece toplumu değil, birileri de öyle rahatsız olur ki ayağına çağırıp hesap sorabilir.

Gazete okumaktan aciz insan size işinizi öğretmeye kalkar. “Böyle haber olmaz” en hafifidir. Sövgü, şiddet cabasıdır.

İşverenin iki dudağı arasındadır akıbetiniz. 

Ama bilirsiniz ki;  Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Can Dündar, Erdem Gül ile meslektaşsınızdır. Sorarız, araştırırız, yazarız, sonra da tehdit, dayak, gözaltı, cezaevi. Abartmıyorum; hiçbir gazeteciye uzak değildir, bir telefon kadar yakındır. Yeter ki can sıkalım, yeter ki birileri rahatsız olsun. 
Sormaya, araştırmaya, yazmaya ve rahatsız etmeye devam edeceğiz.





7 Aralık 2015 Pazartesi

10 ARALIK'TA ŞİRİNÇAVUŞ’DAYIZ.



Başımızda yine bir bela var.

Bu sefer tecrübeli olduğumuz yerden, termik santral.

Daha önce yine Bandırma bölgesinde başka bir yer için denenmişti, kazanmıştık.

Bu sefer de kazanmayı umuyoruz.

Termik santralin yapılması planlanan yer Bandıma’ya bağlı Şirinçavuş köyüne elli metre. Türkiye’nin ilk turizm kasabalarından Erdek’in hemen karşısında. Dünyanın sayılı zenginliklerinden Manyas Gölündeki Kuş Cennetinin dibinde. Çevresindeki köyleri ve daha büyük yerleşim alanları da cabası. Bir yarım ada olmasıyla ender bir ekolojik sistemi içinde barındıran, tarihi milattan önceki devirlere kadar giden Kapıdağ Yarımadası da burada. En iyi pirinçlerin üretildiği Gönen Ovası bu bölgeden gelen rüzgârla besleniyor. Bölge bir tarım cenneti. Türkiye’nin gelişime en açık ve büyük ilçesi Bandırma’ya 20 dakikalık mesafede.

Bununla da bitmiyor. Bu alan birinci ve ikinci derece tarım ve sit alanı. 1/100.000 lik planlarda enerji üretim sahası olarak da işaretlenmiş değil.  Hatta daha da ilginç olanı; bu termik santrali kurmak isteyen firmanın bölgede bir karış arazisi yok. Zaten paravan bir şirket olduğu da küçük bütçeli kuruluş sermayesinden belli.  Geri planda; o meşhur  tapelerde dinlediğimiz, havuz medyası oluşturulması çalışmalarında ismi geçen  bazı şahısların olduğunu öğrendik. Bölge için daha önce ÇED başvurusu yapılmış fakat iki kez Bakanlıktan geri dönmüş.

Peki tüm bu etkenler varken nasıl oluyor da Çevresel Etki Değerlendirme süreci başlatılmış. Uzmanlar ilk incelemelerinde ÇED sürecinin bile yasal olmadığı konusunda hemfikir.  Fakat ÇED sürecinin bir parçası olan “Halkı Bilgilendirme” süreci 10 Aralık günü Şirinçavuş köyünde yapılacak. Firma temsilcileri ithal kömürle çalışacak bu devasa tesisin, örnekleri ülkemizde bolca varken, nasıl çevreye zararının olmadığını anlatacaklar.

Bölge artık kirlilik istemiyor. Zaten mevcut olan gübre fabrikası, asit fabrikası, tavuk ve yem fabrikaları, yerleşim alanlarının atıklarının vahşi depolama ile depolanması, kanalizasyonların Marmara Denizine “deşarj” edilmesi… liste uzar gider.
Bandırma Kent Konseyi’nin başlattığı bir imza kampanyası var. Bölgedeki Sivil Toplum Örgütleri de çanla başla çalışıyor.

Enerjiye karşı değiliz, üretime de. Fakat başka ülkelerin artık aklına bile getirmek istemediği Termik Santral sevdası neden bizim ülkemiz için düşünülüyor. Üstelik burası kömür yataklarının bile olmadığı bir yer. Kömür ithal edilerek santrale gelecek.

10 Aralık günü saat 10:00’da Bandıma Cumhuriyet Meydanından yola çıkıyoruz. İstikamet Şirinçavuş. İtirazlarımız dile getireceğiz, tutanaklara geçirteceğiz, sürecin hukuksuzluğunu Bakanlık yetkililerine aktaracağız.


Hakkımızda hayırlısı…

27 Kasım 2015 Cuma

“TÜRK BASIN TARİHİ; SANSÜRÜN VE BASKININ TARİHİDİR”.



İletişim Fakültesi'nde sevdiğim nadir derslerden biri Türk Basın Tarihi dersi idi.

Yabancı dilde eğitim veren bir okulda Türkçe ders bazen ilaç gibi gelir.

Türk Basın Tarihi Türkçe idi ve Tarih dersleri ile aram oldum olası da iyidir.

Dersin hocası Doç. Dr. Metin Çolak hocamın da katkısı büyüktür elbet. Entelektüel bilgi birikimi ile her ders üzerimizden silindir gibi geçerdi ama katkısı büyüktür, iyi ki de yapmış.

Türk Basın Tarihi dersinin ilk dersinde hocamın söylediği sözü halen hatırlıyorum

“Türk Basın Tarihi; sansürün ve baskının tarihidir”.

“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü de boşuna söylenmemiştir o halde.

Türk Basın Tarihi sansürün ve baskının tarihi olmaya devam ediyor, bizler de bu geleneği yaşıyoruz.

Hukuk olmayan bir ülkede adalet istemeyi artık çoktan bıraktık. Gün gelir belki yerini bulur ama geç gelen adalet, adalet değildir. Kaldı ki; usul ve içerik açısından incelendiğinde baştan aşağı yanlış bir karar. Yasada belirtilen soruşturma ve dava açma için belirtilen süre aşılmış fakat kimin umurunda! Hukukçuların saç baş yolduğu bir sistemden çıkan kararlar toplumun her kesiminden insanların hayatlarını karartıyor. Siyasi hırslarının kurbanı olanlar “kandırıldık” savunması ile bir anda işin içinden çıkabiliyor.

Can Dündar ile Erdem Gül’ün ifadeye çağrılmasına ilişkin soruya Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yanıtı her şeyi izaha yetiyor: “Şimdi anormal süreçlerden geçiyor ülke. Bunun normalleşmesi için elimizden geleni yapıyoruz”.

Birileri elinden geleni yapana kadar ne kadar süre geçecek?  Bir ay mı, beş yıl mı?

Nazım Hikmet’ten

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız lafı bile edilmez mikroskobik bir zaman
Bana sorarsanız on senesi ömrümün

Gazeteci devlet memuru değildir.

Hangi haberin devletin yararına hangi haberin devletin çıkarına olduğu bizi ilgilendirmez. Eğer sır olduğu iddia edilen bilgi ve belgeler gazetecilerin eline geçebiliyorsa zaten sır değildir. Aklı başında devletler sızıntının kaynağını araştırıp önlem almak yerine bunun hesabını gazetecilerden soruyorsa, devlet sisteminin nasıl bir çöküntü içinde olduğunun apaçık göstergesidir.


Devlet suç işleyemez.

Devlet olması onun her zaman haklı olduğunu göstermez. Devlet görmezden gelemez. Bugün imrenerek baktığımız,herkesin eşit olduğu ülkelerin sistemlerini incelediğimizde,  kanun önünde herkesin eşit ve hesap verilebilir bir yapı kurulmuş olması gerçek devlet sisteminin nasıl olması gerektiğinin en açık kanıtıdır.
               
            İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, haber alma hakkı gibi kavramların nicedir unutulduğu ülkemizde Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması garip karşılanacak bir durum olarak görülmüyor. Üstelik nefretlerini sadece sahte isimlerle, sanal âlemde kusabilecek kadar “yürekli” olan birileri de ağıza alınmayacak küfür ve hakaret dolu sözlerle bu hukuksuzluğa alet oluyor. Fakat unutulmaması gereken şudur; Ergenekon, Balyoz gibi uydurma davaların savcıları ve hâkimleri bugün ya firari ya da yetkileri kuşa çevrilmiş ve haklarında açılan davalarla, pek çok suçlama ile baş etmek zorunda. Dolayısıyla hukuksuzlukları yapan da, destek veren de er ya da geç hak ettiğini bulacaktır.
                
             Son dönemdeki baskıcı uygulamalar ne yazık ki o kadar kabullenilir oldu ki “Ama şimdi efendim  onlar da…..” diye başlayan cümleleri daha sık duyar olduk. Gazeteciliği “efendim izin verirseniz şunu da sormak istiyorum müsaade ederseniz”  seviyesine indirenlerin yaptığını gazetecilik zannetmeyiniz, onun başka nitelemeleri var.


Can Dündar ve Erdem Gül elbette ki özgürlüklerine kavuşacaklar. Onlar daha da yücelecek fakat bu hukuksuzluğu yapanlar diğer meslektaşları ile belki de aynı kaderi paylaşacak.

1 Eylül 2015 Salı

NEDEN ÖLÜYORUZ!

Türkçeye “Kardeşler Takımı” olarak çevrilen bir film var.

Band of Brothers

2001 yılı yapımı film on bölümden oluşuyor. Steven Spielberg ve Tom Hanks’in ortak yapımcılığı ile çekilen ve bence İkinci Dünya Savaşı temalı filmler arasındaki en kaliteli yapımlardan.
Serinin dokuzuncu bölümünde Kıdemli Er David Kenyon Webster karakterini oynayan Eion Bailey’in bir repliği serinin en vurucu bölümlerinden biridir.

Çekilmekte olan Nazi askerlerine bir kamyonun kasasından isyanını haykırır;
“Dünyanın yarısını dolaştık, hayatımıza ara verdik, peki neden? Bizim burada ne işimiz var!”

*

Şehit haberlerinin birbirine karıştığı son dönemde toplumda geçmişten farklı bir ses yükseliyor.
“Bu çocuklar neden ölüyor.”

İki yıllık tartışmalı bir barış sürecinde cenazelerin gelmediği, toplumun iyiden iyiye barış fikrine alışmaya başladığı bir süreci geçirdikten sonra, yani “istenildiğinde oluyormuş” diyebildiğimiz bir dönemi geçiren toplum artık bu soruyu yüksek sesle soruyor.

Muhtemeldir ki terör bölgelerinde görev yapan pek çok kamu görevlisi de filmdeki o repliği tekrar ediyor; “Bizim burada ne işimiz var!”

Emekli Askeri Hakim Ümit Kardaş’ın Cumhuriyet Gazetesinden Selin Ongun’a verdiği röportajın başlığı da bu yönde idi. “Ordu soruyor; neden ölüyoruz?”  Bu röportaj derinlemesine analizlerin küçük bir özeti, mutlaka okunmalı, arşivlenmeli.

Şehit Yüzbaşı Ali Alkan’ın cenazesinde ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan’ın hafızalara kazınan isyanı da bu süreçte önemli bir kilometre taşı.

HDP’nin parti olarak seçime girmeyecek olmasına güvenen AKP yönetimi, HDP’nin parti olarak seçime gireceğini öğrendiğinde belki yine rahattı. Çünkü seçim ve sandık “organizasyonu” konusunda başarılarını bildiğimiz AKP örgütü HDP’nin barajı geçemeyeceği konusunda emindi.
Ancak HDP ve Selahattin Demirtaş’ın uzun analizler gerektiren seçim stratejisi beklenilmeyen bir tablo çıkardı ve yüzde on üç oran ile HDP baraj korkusunu yıktı.

1 Kasım’da tekrarlanacak olan seçimlerde AKP’nin tek bir hedefi var. Doğu illerindeki kamu düzenini iyiden iyiye bozarak sandık ve seçmen güvenliğini tehlikeye düşürmek. HDP’nin güçlü olduğu bölgelerdeki oy akışını keserek HDP’yi yeniden baraj altına itmek ve kaybettiği iktidarı yeniden ele geçirmek.

Bu süreçte en iyi ortağı tabii ki PKK.

Düşünseniz ya; tarihinde ilk defa HDP gibi bir oluşum her kesimden oy alarak 80 milletvekili ile meclise girmiş. Artık bazı şeylerin siyasi zeminde daha fazla karşılık bulacağı hayal edilirken birden bire Suruç’ta patlayan bir bomba ve sürecin birden bire bozulması..

Peki, o süreç neden Astsubay Nejdet Aydoğdu Diyarbakır’ın ortasında, eşi ile pazar alışverişi yaparken vurularak öldürüldüğünde bitmedi de Suruç’ta patlayan bombada bitti.

Terör örgütü yöneticilerinin HDP’yi saf dışı bırakmak için neredeyse düşman oldukları devlet yöneticileri ile aynı dili konuşmasının yanı sıra, sahip oldukları dağ kadrolarındaki makamlarını kaybetmemek için bir mücadele verdikleri aşikar.

Çözüm süreci döneminde operasyon yetkisini Valilere teslim edip, askerin, polisin elini kolunu bağlayanlar, bugün şehirlerde patlayan bombaların, gelen her şehit cenazesinin sorumlusudur, vebali boyunlarınadır, döktükleri şehit kanlarında gün gelecek boğulacaktır.