24 Kasım 2014 Pazartesi

TÜM ÖĞRETMENLERİN ÖĞRETMENLER GÜNÜ KUTLU OLMASIN!



Her yıl olduğu gibi bu yıl da tüm öğretmenlerin öğretmenler gününü kutlamıyorum. İlla bir çıkıntılık yapacağım evet. Zira gerçek öğretmenlerim bana sorgulamayı ve "şuursuz"  olmayı öğretti. (bkz: Şuurlu Öğretmenler Derneği ve açıklamaları)

Öğrenci dövmek için özel sopa yaptıran öğretmenim vardı benim, onun Öğretmenler Günü kutlu olmasın mesela, el kadar halimize tekme tokat dalan Beden Eğitimi öğretmenlerinin de. Tırnaklarını kulaklarımıza geçiren öğretmenler de gördük, sınavdan düşük not alanları sınıftan çıkarıp yüksek not alanlarla derse devam eden öğretmenleri de. Onların öğretmenler günü kutlu olmasın.

Öğrencisini seven, değer veren, kısa teneffüslerde bile anlamadığımız yeri anlatmaya çalışan, dertlerimizi dinleyen öğretmenlerimiz var. Zor şartlarda görev yapmaya çalışan, okulunun, sınıfının devlet tarafından karşılanmayan ihtiyaçları için kapı kapı gezen öğretmenlerimiz, "Haddini bil öretmen" diyen velilere dert anlatmaya çalışan  öğretmenlerimiz.Sınıfta cep telefonu ile oynayan öğrencinin cep telefonunu aldığı için gasp suçlamasıyla polise şikayet edilen öğretmenim... Hiçbir zaman öğretmenlik yapmamış Bakanlar, müsteşarlar, danışmanlar ve benzeri kadrolar tarafından alınan kararlara uymak zorunda kalan öğretmenlerimiz.  "Karma eğitim yüzyılın pedagojik yanlışı" diyen öğretmen sendikası başkanı var ki adam öğretmen de değilmiş. Böyle bir ülkede ve sistemsizlikte öğretmenlik mesleğini icra etmeye çalışan biricik öğretmenlerimiz. Öğretmenler Gününüz kutlu olsun. Sizler iyi ki varsınız.


Bu Öğretmenler Gününde de iyiye giden değil kötüye giden bir tablo var karşımızda.

Düşük maaş, siyasi ve idari baskılar, geleceğin büyüklerinin iyi yetişmemesi için elinden geleni yapan devlet var.  Bir yanda atanamayan yüz binlerce öğretmen varken, hâlâ eğitim fakültesi açan, mevcut fakültelerin kontenjanlarını arttıran bir YÖK var.

Sistemsizliği sistem haline getiren ruh hastası bir kaç adamın bir ülkenin kaderiyle nasıl oynadığını gördüğümüz günler var. Bu günleri de kötü bir rüya gibi hatırlayacağımız günlerin gelmesi umuduyla...

12 Eylül 2014 Cuma

ÇARŞI İDDİANAMEYE DE KARŞI

Güzel Türkçemize yerleşmiş bir söz vardır.

“Seni mahkemelerde sürüm sürüm süründüreceğim.”

Bu sözlü özümüz bize mahkemelerin adalet arandığı bir kurumdan çok süründürülmek, karşı tarafa eziyet çektirilmek üzere kullanıldığının açık kanıtıdır. Zira mahkemelerde bu sözün hakkını vermek için sağ olsunlar ellerinden geleni yapar. Yönetmenliğini Zeki Ökten’in yaptığı Umur Bugay’ın senaryosunu yazdığı ve başta Kemal Sunal olmak üzere Türk Sinemasının pek çok usta isminin oynadığı 1986 yapımı bir film olan “Davacı” hâlâ hukuk sistemimizin halini güncel olarak anlatan bir eserdir.

Tabii bunun suçlusu yargı mensupları değil, tarihin hiçbir döneminde bağımsız olamamış hukuk sistemimiz. Şimdilerde bu bağımsız olamama durumuna bir de siyasal erkin intikam duygusu eklenince bu sürünme eylemi daha farklı bir noktaya geldi. 2006 yılından beri geçmişten intikam alma duygusuyla hareket eden erk özellikle son dönemde mahalle bakkalını bile darbeci ilan edecek noktaya geldi.  Hastalıklı bir ruh yapısıyla hareket eden erk’ in başı kendinden farklı düşünen herkesi darbeci ilan ediyor.  Bir gün birisi çıkıp da “Al ulan darbe öyle olmaz böyle olur”  deyip gerçek bir darbe yaparsa oturup seyretmek tadından yenmeyecek.

Bu darbecilik edebiyatının son mağduru Beşiktaş’ın taraftar grubu Çarşı oldu. İddianameye şöyle bir göz atma şansım oldu. Ergenekon, Balyoz gibi davaların yaratıcılık sınırlarını zorlayan savcısı Muammer Akkaş’ın yazmaya başladığı iddianame kendisi cemaatçi yapıya mensup olduğu gerekçesiyle ( paralel lafını sevmiyorum, cemaatçi işte) Tekirdağ’a gönderilince dava dosyası Savcı Âdem Meral’e kalmış. O da yaratıcılığın sınırlarını zorlamış ve ittire kaktıra ortaya “Çarşı darbe yapacaktı” iddianamesi çıkmış.

Artık takım tutmuyorum. Yakın bir vakte kadar Galatasaraylıydım fakat endüstriyel futbol anlayışı midemi iyice bulandırınca kendimi çektim ve daha keyifli maç izlemeye başladım. Fakat Çarşı’nın toplumsal olaylara karşı duyarlılığı, toplumu birleştirici etkisi sadece benim değil milyonlarca insanın “Çarşı” destekçisi olmasına vesile oldu. 

Çarşı darbe yapsa ne olur? Bence güzel olurdu. Biliç’i geldiğinden beri pek bir sempatik buluyorum; inançlı, kararlı, fena halde arızalı; bizden yani. Başbakan olarak başarılı olacağına inanıyorum.  Sıkı bir kabine ile ülkede gerçekten “Yer Siyah-Gök Beyaz olabilir.”  Mecliste “Gündoğdu” marşı söylemek, seyirci localarında davul çalınması gibi birkaç sıra dışı davranış dışında gerek iç gerekse dış politikada çok daha istikrarlı bir tablo çizebilirdik. İşsize iş hemen olmazdı belki ama üşüyen çocuklara devletten daha hızlı ulaşılabilirdi.


Çarşı davasında 35 kişi “müebbet” hapis istemiyle yargılanacak. İlk duruşma gününü heyecanla bekliyorum. Çarşı’nın duruşu biz Gezi zekâlıların duruşudur. Orada olacağız.

24 Ağustos 2014 Pazar

Kör Gözlükleriyle Bakmak ya da Bakmamak.

Recep Tayyip Erdoğan “savdalısı” bir arkadaş Facebook sayfasında Marmaray’ın Discovery Channel’da yayınlanan belgeselini paylaşarak şunu yazmış. İmla hatalarına dokunmadan aynen aktarıyorum.

Beğenmediginiz Tayip Erdoganin projeleri cılgınlık olarak dunyaca unlu belgesellere konu oluyor. Siz hala daha kőr gozlukleriyle dunyaya bakiyorsunuz. Yazik yazik... Ters dusuncede olan sayfama yorum yapmasin sictiniz buraya sivamayin.

Bu arkadaş sanıyorum karşıt görüşlerimden dolayı beni silmiş. Olabilir. Madem oraya “sıvamamı” istemiyor ben de buraya sıvarım ne var. Ona değil yani, ortaya.

Marmaray elbette ki önemli bir mühendislik projesidir. Dikkat edin “mühendislik” projesi. Yani Tayyip Erdoğan işin başına geçip “şunu batırın, şunu şöyle geçirin” diyemez. Gerçi her halttan anladığını düşünürsek onu da demiş olabilir. Neyse…

Bu mühendislik projesinde dünyanın pek çok ülkesinden ekipler çalışmıştır. Yani uluslararası bir projedir. Böylesine önemli bir mühendislik projesi elbette ki dünyaca ünlü bir belgesel kanalında yayınlanmalıdır. Bunu Tayyip Erdoğan’ın bir başarısı olarak görmeye ne nedir ben bilemedim.

İnkâr ediliyor ama Marmaray konusunda en net adımlar Bülent Ecevit’in başbakanlığı zamanında atılmıştır. Belgeleriyle filan sabittir. 15 Şubat 2000 yılında Resmi Gazete'de yayınlanan 2000/63 sayılı kararda da projenin finansıyla ilgili açıklama yapılmış. Örneğin; kredi anlaşması, 17 Eylül 1999 tarihinde imzalanmıştır. Yani para olayı 1999’da çözülmüştür. Proje 1999 yılından beri Japonya, Avrupa Yatırım Bankası, Avrupa Konseyi Kalkınma Bankası'ndan alınan krediler ile gerçekleştiriliyor. Bu krediler Hazine Müsteşarlığı ile ilgili kurum arasında imzalanan ikraz anlaşmaları ile sağlanıyor. Japonya'dan yaklaşık 1, 400 milyar dolar, Avrupa Yatırım Bankasından 650 milyon Euro, Avrupa Konseyi Kalkınma Bankasından ise 217 milyon Euro kredi alınmış.

Madem o arkadaş “siz” demiş o halde ben de öyle diyeyim, “Siz” burada Marmaray ile övünürken benzerini adamlar 1910 yılında yapmış. Hadi biraz daha işlevsel, modern olanı diyelim Maas Tüneli 1942’de hizmete girmiş. Yığınla örneği var. Azıcık araştır ve bul arkadaşım. Biz, hepimiz çok gerideyiz bunu bil.

Dünya tarihini değiştirecek o kadar önemli eserler çıktı ki oradan. Daha da çıkacaktı. Hatta içeriden sızan bilgilere göre Yenikapı kazılarında insanlık tarihini değiştirecek şehir yapılarından tutun da, kemikler, günümüze kadar gelmiş ayak izleri, eşyalar, mezarlar bulundu. Ancak eserler çıktıkça gece yarısı operasyonlarıyla kapatıldı, ezildi, kırıldı.  Çünkü Başbakan’ın “Bize gecikmek yakışmaz, ertelemek yakışmaz. Sürekli yok arkeolojik şey, yok çömlek çıktı, yok şu çıktı, yok bu çıktı ile önümüze engeller koydular. Bunlar insandan çok daha mı önemliydi. Yok kuruluydu, yok yargısıydı bunlara takılıp kaldık. 3 sene bizi engellediler. Marmaray'ın işletmeye açılmaması değil maddi kaybı da ciddi noktada. Bundan sonra engel mengel tanımıyoruz, bedeli ne olursa olsun” sözleri vardı.

Banliyö istasyonlarının hali içler acısı. 3 sene oldu belki hala tek çivi çakılmadı. Hani gecikmek yakışmazdı. Hani engel mengel tanımıyordu. N’oldu o iş?

Son olarak; kör gözlüklerle görmüyoruz merak etme. Sıfırlanamayan paraları,  Gezi Parkında gazdan boğdurulanları, Kuzey Ormanlarının nasıl talan edildiğini, HES adı altındaki doğa katliamını, “Camiye ayakkabılarıyla girdiler” diyerek toplumun kin ve düşmanlığa nasıl tahrik ettiğini, “Üstleri çıplak deri eldivenli 50 kişi bana saldırdı” diyerek nasıl bir fantezi dünyası içinde olduğunu halen anlayamadığımız  birisinin sözlerini “görüntüleri var” denilerek meclis kürsüsüne taşındığını,  (sonra o görüntüleri de gördük ve biz nedense hiçbir şey göremedik o görüntülerde) 17 Aralık sürecinde paçaları tutuşunca “Ben ne yaptıysam Başbakanın emriyle yaptım o da istifa etsin” diyerek anında satış yapanları gördük. Depremde toplanma alanı olarak ilan edilen yerlerin nasıl peşkeş çekildiğini gördük. Deprem vergilerinin nasıl iç edildiğini gördük.


Daha çok şey gördük, görüyoruz. Her gün yaşıyoruz. Sıkıyoruz dişimizi “Elbet geçecek” diyoruz. Direniyoruz!

25 Temmuz 2014 Cuma

TERS KELEPÇE



Geçtiğimiz 5 yıllık süreçte ülkenin gündemini sarsan kritik davaları yürüten emniyet görevlilerinin “ters kelepçe” ile hastaneden çıkarılışları televizyon ekranlarına yansıdığında yeni bir 5 yıllık sürece hazır olmamız gerektiğini gördük.

Gözaltına alınan emniyet görevlilerinin yürüttükleri operasyonlara baktığımızda, “Özel Yetkili Mahkeme” şımarıklığı ile yürütülen Poyrazköy, Balyoz, KCK, Ergenekon gibi davalara konu olan delilleri “yaratan” kişiler olduklarını gördük. Hrant Dink cinayeti, amirallere suikast, askeri casusluk, Teğmen Mehmet Ali Çelebi’nin telefonuna “sehven” terör örgütü mensuplarının telefonlarının yüklenmesi, Rahip Santoru’nun Trabzon’da öldürülmesi, Alevilere yönelik sistematik yaptırımlar…  Örneğin, Alevi olduğu için iddianameye dâhil edildiği bilinen ve intihar eden Yarbay Ali Tatar, Alevi köylerine yardım yaptığı gerekçesiyle 15 yıl hapis cezası ile yargılanan 2.Ordu Komutanı Saldıray Berk’in yargılanması ve son yıllarda gündemi meşgul eden ne kadar dava varsa tamamı adı geçen emniyet mensuplarının içinde olduğu soruşturmalar.

Tabii ki bu operasyonun “Hükumet- Cemaat” çatışmasının bir ürünü olduğunu uzun uzun yazıp okuyucuya amiyane tabirle salak muamelesi yapmaya gerek yok. 17 Aralık’ta ortaya çıkan “Sıfırlayamadık Babacığım” olayından sonra başlayan savaş, Başbakan’ın “İnlerine gireceğiz inlerine” nidalarının fiiliyata koyulmuş hali.

 Bir dönemin “Delil Üretme Fabrikası” polisleri belki de şimdi kendileri için üretilecek delillerle boğuşmak zorunda kalacak. Sivil Memur Güllü Salkaya’ya “Darbeci” diyerek 16 yıla mahkûm ettirenler şimdi kendi içlerindeki bu pis savaşın içinden kurtulmaya çalışacak. Belki de sonunda öpüşüp barışacaklar kim bilir. Ama bu süreç onlar için oldukça sıkıntılı geçecek.

Bu savaşın çok çetin geçeceği sırrı “ters kelepçe ”de gizli. Gazetecileri, komutanları, sabahın kör karanlığında evlerinden kelepçeleyerek ve özellikle gazetecilerin görebileceği şekillerde çıkaran polis müdürleri onlar için oldukça ağır gelebilecek şekilde elleri arkadan kelepçelenerek yani “ters kelepçe” ile çıkarıldı.

Ters kelepçe; yani elleri arkadan kavrayacak şekilde kelepçe uygulaması hakkında yasal bir mevzuat söz konusu değil. Görüştüğüm Emniyet mensupları; ancak polise karşı uygulanacak bir mukavemet veya kaçma şüphesi olan kişilere ters kelepçe uygulandığını belirtti. Ters kelepçe takmak tamamen polisin inisiyatifine kalmış bir durum. Fakat ters kelepçe takmak psikolojik olarak, hele de Emniyet Müdürlüğünde üst düzey görevlerde bulunmuş bir amir için yıkıcı.

Hatta okumak isteyene hizmetimdir. Yasa der ki;

Kelepçe Takma

Yakalanan kişilere; hangi hallerde kelepçe takılacağı ve 18 yaşından küçüklere kelepçe takılamayacağı hususlarını içeren, İçişleri Bakanlığı Emniyet Genel Müdürlüğünün B.05.1.EGM.0.11.01.04. 62183-155 sayılı genelgesi ilgisi nedeniyle ekte gönderilmiştir.

Kolluk kuvveti gerek yakalama görevini yerine getirirken gerekse yakalanan şahsın sevkinde kişi ve çevre güvenliği ve suçun önlenmesi için tedbirli ve ihtiyatlı davranmak ve ihtiyaç halinde kelepçe kullanmak zorundadır. Ancak, bu görevin yerine getirilmesinde de bir takım esas ve usullere uyulması gerekmektedir.

7 nci maddede “Yakalanan kişinin direnmesi, saldırıya yeltenmesi veya saldırıda bulunması hallerinde kendisine kelepçe takılır. Yakalanan kişinin kaçma ihtimali varsa kelepçe takılması kolluk kuvvetinin takdirine bağlıdır.” ifadesi ile kelepçe kullanma yetkisi düzenlenmiştir.

Yakalanan şahsın direnmesi, saldırgan tutum sergilemesi, kaçmaya yeltenmesi, göreve mukavemette bulunması, suç delillerini bozma veya yok etme ihtimalinin bulunması hallerinde ve suçun devamının önlenmesi amacıyla; Yönetmeliğin 7 nci maddesi gereği kelepçe kullanılmasını,

Hükme bağlamıştır.



          Önümüzdeki günler “Hükumet-Cemaat” savaşında yeni olaylara gebe. Hükumetin “taşeron” hizmetlerini yürütenler şimdi alaşağı edilmiş durumda. Zira taşeronluğun fıtratında bu var. Bir gün mutlaka işiniz biter ve kapının önüne koyulursunuz. 

13 Temmuz 2014 Pazar

SEÇİM SLOGANI DEDİĞİN NASIL OLUR?



Slogan ve afiş hazırlama hakkında Siyasal İletişim tarihimizde çok güzel bir örnek var: 1950 seçimlerinde Demokrat Parti için hazırlanan ve Mimar Selçuk Milar tarafından hazırlanan “Yeter Söz Milletindir” afişi ve sloganı bu konu hakkında verilebilecek en iyi örnek.  O yıllarda seçimler için slogan ve afiş hazırlığının yapıldığı bir toplantıda gelen fikirlere canı sıkılan ve ayağa fırlayan Selçuk Milar:

“Afiş dediğiniz, bir el koyarsınız, altına da “Yeter, Söz Milletindir” yazarsınız. “Seçim afişi dediğiniz böyle olur” der.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinin başladığı şu süreçte adayların kampanyaları hakkında çeşitli yorumlar yapılıyor. 

Adil olmayan bir seçim yarışı olduğuna inandığım bu süreçte, adayların kampanyalarını yürüten kişiler ve kurumlar toplumun her kesimine hitap etme gayreti içinde.

Ancak Sayın Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu’nun önceki gün gerçekleştirilen toplantısında belirlenen slogan, afiş ve fotoğraf çalışmaları aceleye getirilmiş ve adeta profesyonel olmayan ellerden çıkmış bir kampanyanın gelişini haber verdi.

“Ekmek için Ekmeleddin” sloganın açıklamasında Ekmek olgusunun önemine dikkat çekiliyor. Sayın İhsanoğlu katıldığı bir televizyon röportajında “Ekmek girmeyen eve huzursuzluk girer” diyerek neden bu sloganın seçildiğini uzun uzun anlattı. Alt metni oldukça kuvvetli ve hoş bir slogan fakat…

Siyasal İletişim kampanyalarında net, akılda kalıcı ve vurucu sloganlar olmalı; çünkü sloganı duyan seçmen sloganın alt mesajını, bu sloganla aslında neyin ifade edilmek istediğini düşünmez.  Özellikle günümüz internet çağında 30 saniyelik bir videonun uzun kabul edildiği, haber metinlerinin 15 saniyelik mobil paketlere sıkıştırıldığı, 140 karakterle meramımızı anlattığımız bir dönemde “düşündürücü”  sloganlar beklenen etkiyi vermeyeceği gibi alay konusu da olabiliyor.

Slogan ve afiş hazırlama hakkında Siyasal İletişim tarihimizde çok güzel bir örnek var. 1950 seçimlerinde Demokrat Parti için hazırlanan ve Mimar Selçuk Milar tarafından hazırlanan “Yeter Söz Milletindir” afişi ve sloganı bu konu hakkında verilebilecek en iyi örnek.  O yıllarda seçimler için slogan ve afiş hazırlığının yapıldığı bir toplantıda gelen fikirlere canı sıkılan ve ayağa fırlayan Selçuk Milar
“Afiş dediğiniz, bir el koyarsınız, altına da “Yeter, Söz Milletindir” yazarsınız. Seçim afişi dediğiniz böyle olur” der.



Celal Bayar, Selçuk Milar’ı yanına çağırır ve “Bunu yaparsak başarılı olabilir miyiz?” diye sorar. Milar’da “Evet oluruz” der. Nitekim öyle olur. Bu güne kadar başka partilerce de defalarca kullanılan bu slogan Türkiye’nin Siyasal İletişim tarihinde önemli bir dönüm noktası olur.

GAZETECİLER SORU SORDUĞUNDA MUTLU OLUNAN ÜLKE

Sayın İhsanoğlu’nun seçim bildirgesini açıkladığı toplantıda her gün televizyonlarda gördüğümüz, yazılarını okuduğumuz isimlerin soru sorabilmesi uzun zamandır özlediğimiz bir tabloydu.  İhsanoğlu’nun nazik tavrı, “hanımefendi, beyefendi” diyerek söze başlaması, hatta sosyal medyada “Ekmek için Ekmeleddin” sloganına karşı üretilen mizahi yazıları da konuşmalarına katması uzun zamandır görmek istediğimiz bir siyasi profil.

Cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde aklı başında iletişimcilerin Ekmeleddin İhsanoğlu’nun kampanyasına gerekirse gönüllü danışmanlık yaparak el atması bu süreçte verilebilecek maddi destekten çok daha önemli. Yolu ve bahtı açık olsun.


3 Haziran 2014 Salı

HAZİRAN'DA ÖLMEK ZOR



Yine bir 3 Haziran,

3 Haziran’ı özel kılan Hasan Hüseyin Korkmazgil’in ölümsüz dizeleri elbette. Grup Yorum’un bestesi ile elden ele kasetlerin el değiştirdiği günlerden geçip bu günlere geldi dizeler. Pek çoğu Nazım Hikmet’in ölümü için yazıldığını bilse de şiirin başında “Orhan Kemal’in güzel anısına” diye not düşmüştür şair.

Fakat bu dizeleri anlamlı kılan Haziran’da hep güzel insanları kaybedişimiz. Nazım Hikmet, Orhan Kemal, Ahmed Arif… Sebahattin Ali mayıs ayında öldürülmüş ama naaşı Haziran ayında bulunmuştur. Kazım Koyuncu mesela, bir Haziran ayında uğurladık onu da.

Şiirin pek bilinmeyen dizelerinde Talat Aydemir ve Fethi Gürcan’dan da bahseder şair.21 Mayıs 1963 tarihinde ikinci ayaklanma hareketleri de başarısız olunca idam edilen iki Türk subayı.
Haziranda ölmek zor demiş ya şair. Gezi direnişinde de öyle oldu. Devlet terörü ile hayatını kaybedenler, sözde plastik mermilerle gözlerini kaybedenler...  Bu arada  Bakan “bey”in açıklamasına göre polis teşkilatı plastik mermi kullanmıyormuş, sadece boyalı kapsüller varmış. Fakat bir direnişçinin ameliyatla gözünden çıkarılan “plastik mermi” incelendiğinde demir bilyeler olduğu doktor raporu ile kayıtlara geçmiş.

Eskişehir’de bir sokak köşesinde tekmelenen Ali İsmail…3 Haziran gecesi bir sokakta pusuya düşürüldü. Daha 19 yaşında, onun için de ölüm zor oldu. Acılar içinde, hastane hastane gezerek birilerinden yardım umarak… Berkin Elvan için de… 269 gün komada kalmak… 3 gün hasta yatınca perişan olan bizler, 269 gün o anne-babanın yerine koyabilir miyiz kendimizi?

Aylardan Haziran…
Bu şiiri okuma zamanıdır.
O dizeleri dinlemenin zamanıdır.


 HAZİRANDA ÖLMEK ZOR

Orhan Kemal'in güzel anısına …

işten çıktım
sokaktayım
elim yüzüm üstüm başım gazete

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sokakta Tomson
sokağa çıkmak yasak

sokaktayım
gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
yaralı bir şahin olmuş yüreğim
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

havada tüy
havada kuş
havada kuş soluğu kokusu
hava leylâk
ve tomurcuk kokuyor
ne anlar acılardan/güzel haziran
ne anlar güzel bahar!
kopuk bir kol sokakta
çırpınıp durur

çalışmışım on beş saat
tükenmişim on beş saat
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım
anama sövmüş patron
ter döktüğüm gazetede
sıkmışım dişlerimi
ıslıkla söylemişim umutlarımı
susarak söylemişim
sıcak bir ev özlemişim
sıcak bir yemek
ve sıcacık bir yatakta
unutturan öpücükler
çıkmışım bir kavgadan
vurmuşum sokaklara

sokakta tank paleti
sokakta düdük sesi
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki
dallarda insan iskeletleri

asacaklar Aydemir'i
asacaklar Gürcan'ı
belki başkalarını
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim
dökülüyor etlerim
sarı yapraklar gibi

asmak neyi kurtarır
sarı sarı yaprakları kuru dallara?
Yolunmuş yaprakları
kırılmış dallarıyla
ne anlatır bir ağaç
hani rüzgâr
hani kuş
hani nerede rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil
asılmamak da değil
kimin kimi astığı
kimin kimi neden niçin astığı
budur işte asıl sorun!

sevdim gelin morunu
sevdim şiir morunu
moru sevdim tomurcukta
moru sevdim memede
ve öptüğüm dudakta
ama sevmedim, hayır
iğrendim insanoğlunun
yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım
neden böyle ağrılı
neden niçin bu sokaklar böyle boş
niçin neden bu evler böyle dolu?
sokaklarla solur evler
sokaklarla atar nabzı
kentlerin
sokaksız kent
kentsiz ülke
kahkahanın yanı başı gözyaşı

işten çıktım
elim yüzüm üstüm başım gazete
karanlıkta akan bir su
gibi vurdum kendimi caddelere
hava leylâk
ve tomurcuk kokusu
hava da kör yoluna
hava da suçsuz günahsız
gitme korkusu
ah desem
eriyecek demirleri bu korkuluğun
oh desem
tutuşacak soluğum

asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi
yaşatmaktır önemlisi
güzel yaşatmak
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini
ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak

ah yavrum
ah güzelim
canım benim / sevdiceğim
birtanem
kısa sürdü bu yolculuk
n'eylersin ki sonu yok!
Gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben
nerdeyim ben
nerdeyim?
Kimsiniz siz
kimsiniz siz
kimsiniz?
Ne söyler bu radyolar
gazeteler ne yazar
kim ölmüş uzaklarda
göçen kim dünyamızdan?

Asmak neyi kurtarır
öldürmek neyi?
yolunmuş yaprakları
ve kırılmış dallarıyla bir ağaç
söyler hangi güzelliği?

Kökü burada
yüreğimde
yaprakları uzaklarda bir çınar
ıslık çala çala göçtü bir çınar
göçtü Mehmet diye diye
şafak vakti bir çınar
silkeledi kuşlarını
güneşlerini
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, Mehmet,
Mehmet!»

Gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
üstüm başım elim yüzüm gazete
vurmuşum sokaklara
vurmuşum karanlığa
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

Bu acılar
bu ağrılar
bu yürek
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız
bu geceler niçin böyle insansız
bu insanlar niçin böyle yarınsız
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

Kim bu korku
kim bu umut
ne adına
kim için?

«uyarına gelirse
tepemde bir de çınar»
demişti on yıl önce
demek ki on yıl sonra
demek ki sabah sabah
demek ki «manda gönü»
demek ki «şile bezi»
demek ki «yeşil biber»
bir de Mehmet'in yüzü
bir de güzel İstanbul
bir de «saman sarısı»
bir de özlem kırmızısı
demek ki göçtü usta
kaldı yürek sızısı
geride kalanlara

nerdeyim ben
nerdeyim?
kimsiniz siz
kimsiniz?

yıllar var ki ter içinde
taşıdım ben bu yükü
bıraktım acının alkışlarına
3 haziran '63'ü

bir kırmızı gül dalı
şimdi uzakta
bir kırmızı gül dalı
eğilmiş üzerine
yatıyor oralarda
bir eski gömütlükte
yatıyor usta
bir kırmızı gül dalı
eğilmiş üzerine
okşar yanan alnını
bir kırmızı gül dalı
Nâzım Usta’nın

gece leylâk
ve tomurcuk kokuyor
bir basın işçisiyim
elim yüzüm üstüm başım gazete
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların
şuramda bir çalıkuşu ötüyor
uy anam anam
haziranda ölmek zor!

(1977)
Şairin notu
*1963'lerde yaşanılanları ben ancak böyle dökebildim 1976'larda şiire.
On üç yılda özümsemişim o olayları, on üç yıl sonra damıtabilmişim. O günleri yaşayıp da ozanlığa soyunanlar, elbette ki benden daha iyi yapabileceklerdir bu işi. "El elden üstündür, taa arşa kadar" demiş eskiler.
Hasan Hüseyin Korkmazgil