7 Aralık 2015 Pazartesi

10 ARALIK'TA ŞİRİNÇAVUŞ’DAYIZ.



Başımızda yine bir bela var.

Bu sefer tecrübeli olduğumuz yerden, termik santral.

Daha önce yine Bandırma bölgesinde başka bir yer için denenmişti, kazanmıştık.

Bu sefer de kazanmayı umuyoruz.

Termik santralin yapılması planlanan yer Bandıma’ya bağlı Şirinçavuş köyüne elli metre. Türkiye’nin ilk turizm kasabalarından Erdek’in hemen karşısında. Dünyanın sayılı zenginliklerinden Manyas Gölündeki Kuş Cennetinin dibinde. Çevresindeki köyleri ve daha büyük yerleşim alanları da cabası. Bir yarım ada olmasıyla ender bir ekolojik sistemi içinde barındıran, tarihi milattan önceki devirlere kadar giden Kapıdağ Yarımadası da burada. En iyi pirinçlerin üretildiği Gönen Ovası bu bölgeden gelen rüzgârla besleniyor. Bölge bir tarım cenneti. Türkiye’nin gelişime en açık ve büyük ilçesi Bandırma’ya 20 dakikalık mesafede.

Bununla da bitmiyor. Bu alan birinci ve ikinci derece tarım ve sit alanı. 1/100.000 lik planlarda enerji üretim sahası olarak da işaretlenmiş değil.  Hatta daha da ilginç olanı; bu termik santrali kurmak isteyen firmanın bölgede bir karış arazisi yok. Zaten paravan bir şirket olduğu da küçük bütçeli kuruluş sermayesinden belli.  Geri planda; o meşhur  tapelerde dinlediğimiz, havuz medyası oluşturulması çalışmalarında ismi geçen  bazı şahısların olduğunu öğrendik. Bölge için daha önce ÇED başvurusu yapılmış fakat iki kez Bakanlıktan geri dönmüş.

Peki tüm bu etkenler varken nasıl oluyor da Çevresel Etki Değerlendirme süreci başlatılmış. Uzmanlar ilk incelemelerinde ÇED sürecinin bile yasal olmadığı konusunda hemfikir.  Fakat ÇED sürecinin bir parçası olan “Halkı Bilgilendirme” süreci 10 Aralık günü Şirinçavuş köyünde yapılacak. Firma temsilcileri ithal kömürle çalışacak bu devasa tesisin, örnekleri ülkemizde bolca varken, nasıl çevreye zararının olmadığını anlatacaklar.

Bölge artık kirlilik istemiyor. Zaten mevcut olan gübre fabrikası, asit fabrikası, tavuk ve yem fabrikaları, yerleşim alanlarının atıklarının vahşi depolama ile depolanması, kanalizasyonların Marmara Denizine “deşarj” edilmesi… liste uzar gider.
Bandırma Kent Konseyi’nin başlattığı bir imza kampanyası var. Bölgedeki Sivil Toplum Örgütleri de çanla başla çalışıyor.

Enerjiye karşı değiliz, üretime de. Fakat başka ülkelerin artık aklına bile getirmek istemediği Termik Santral sevdası neden bizim ülkemiz için düşünülüyor. Üstelik burası kömür yataklarının bile olmadığı bir yer. Kömür ithal edilerek santrale gelecek.

10 Aralık günü saat 10:00’da Bandıma Cumhuriyet Meydanından yola çıkıyoruz. İstikamet Şirinçavuş. İtirazlarımız dile getireceğiz, tutanaklara geçirteceğiz, sürecin hukuksuzluğunu Bakanlık yetkililerine aktaracağız.


Hakkımızda hayırlısı…

27 Kasım 2015 Cuma

“TÜRK BASIN TARİHİ; SANSÜRÜN VE BASKININ TARİHİDİR”.



İletişim Fakültesi'nde sevdiğim nadir derslerden biri Türk Basın Tarihi dersi idi.

Yabancı dilde eğitim veren bir okulda Türkçe ders bazen ilaç gibi gelir.

Türk Basın Tarihi Türkçe idi ve Tarih dersleri ile aram oldum olası da iyidir.

Dersin hocası Doç. Dr. Metin Çolak hocamın da katkısı büyüktür elbet. Entelektüel bilgi birikimi ile her ders üzerimizden silindir gibi geçerdi ama katkısı büyüktür, iyi ki de yapmış.

Türk Basın Tarihi dersinin ilk dersinde hocamın söylediği sözü halen hatırlıyorum

“Türk Basın Tarihi; sansürün ve baskının tarihidir”.

“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü de boşuna söylenmemiştir o halde.

Türk Basın Tarihi sansürün ve baskının tarihi olmaya devam ediyor, bizler de bu geleneği yaşıyoruz.

Hukuk olmayan bir ülkede adalet istemeyi artık çoktan bıraktık. Gün gelir belki yerini bulur ama geç gelen adalet, adalet değildir. Kaldı ki; usul ve içerik açısından incelendiğinde baştan aşağı yanlış bir karar. Yasada belirtilen soruşturma ve dava açma için belirtilen süre aşılmış fakat kimin umurunda! Hukukçuların saç baş yolduğu bir sistemden çıkan kararlar toplumun her kesiminden insanların hayatlarını karartıyor. Siyasi hırslarının kurbanı olanlar “kandırıldık” savunması ile bir anda işin içinden çıkabiliyor.

Can Dündar ile Erdem Gül’ün ifadeye çağrılmasına ilişkin soruya Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yanıtı her şeyi izaha yetiyor: “Şimdi anormal süreçlerden geçiyor ülke. Bunun normalleşmesi için elimizden geleni yapıyoruz”.

Birileri elinden geleni yapana kadar ne kadar süre geçecek?  Bir ay mı, beş yıl mı?

Nazım Hikmet’ten

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız lafı bile edilmez mikroskobik bir zaman
Bana sorarsanız on senesi ömrümün

Gazeteci devlet memuru değildir.

Hangi haberin devletin yararına hangi haberin devletin çıkarına olduğu bizi ilgilendirmez. Eğer sır olduğu iddia edilen bilgi ve belgeler gazetecilerin eline geçebiliyorsa zaten sır değildir. Aklı başında devletler sızıntının kaynağını araştırıp önlem almak yerine bunun hesabını gazetecilerden soruyorsa, devlet sisteminin nasıl bir çöküntü içinde olduğunun apaçık göstergesidir.


Devlet suç işleyemez.

Devlet olması onun her zaman haklı olduğunu göstermez. Devlet görmezden gelemez. Bugün imrenerek baktığımız,herkesin eşit olduğu ülkelerin sistemlerini incelediğimizde,  kanun önünde herkesin eşit ve hesap verilebilir bir yapı kurulmuş olması gerçek devlet sisteminin nasıl olması gerektiğinin en açık kanıtıdır.
               
            İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, haber alma hakkı gibi kavramların nicedir unutulduğu ülkemizde Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması garip karşılanacak bir durum olarak görülmüyor. Üstelik nefretlerini sadece sahte isimlerle, sanal âlemde kusabilecek kadar “yürekli” olan birileri de ağıza alınmayacak küfür ve hakaret dolu sözlerle bu hukuksuzluğa alet oluyor. Fakat unutulmaması gereken şudur; Ergenekon, Balyoz gibi uydurma davaların savcıları ve hâkimleri bugün ya firari ya da yetkileri kuşa çevrilmiş ve haklarında açılan davalarla, pek çok suçlama ile baş etmek zorunda. Dolayısıyla hukuksuzlukları yapan da, destek veren de er ya da geç hak ettiğini bulacaktır.
                
             Son dönemdeki baskıcı uygulamalar ne yazık ki o kadar kabullenilir oldu ki “Ama şimdi efendim  onlar da…..” diye başlayan cümleleri daha sık duyar olduk. Gazeteciliği “efendim izin verirseniz şunu da sormak istiyorum müsaade ederseniz”  seviyesine indirenlerin yaptığını gazetecilik zannetmeyiniz, onun başka nitelemeleri var.


Can Dündar ve Erdem Gül elbette ki özgürlüklerine kavuşacaklar. Onlar daha da yücelecek fakat bu hukuksuzluğu yapanlar diğer meslektaşları ile belki de aynı kaderi paylaşacak.

1 Eylül 2015 Salı

NEDEN ÖLÜYORUZ!

Türkçeye “Kardeşler Takımı” olarak çevrilen bir film var.

Band of Brothers

2001 yılı yapımı film on bölümden oluşuyor. Steven Spielberg ve Tom Hanks’in ortak yapımcılığı ile çekilen ve bence İkinci Dünya Savaşı temalı filmler arasındaki en kaliteli yapımlardan.
Serinin dokuzuncu bölümünde Kıdemli Er David Kenyon Webster karakterini oynayan Eion Bailey’in bir repliği serinin en vurucu bölümlerinden biridir.

Çekilmekte olan Nazi askerlerine bir kamyonun kasasından isyanını haykırır;
“Dünyanın yarısını dolaştık, hayatımıza ara verdik, peki neden? Bizim burada ne işimiz var!”

*

Şehit haberlerinin birbirine karıştığı son dönemde toplumda geçmişten farklı bir ses yükseliyor.
“Bu çocuklar neden ölüyor.”

İki yıllık tartışmalı bir barış sürecinde cenazelerin gelmediği, toplumun iyiden iyiye barış fikrine alışmaya başladığı bir süreci geçirdikten sonra, yani “istenildiğinde oluyormuş” diyebildiğimiz bir dönemi geçiren toplum artık bu soruyu yüksek sesle soruyor.

Muhtemeldir ki terör bölgelerinde görev yapan pek çok kamu görevlisi de filmdeki o repliği tekrar ediyor; “Bizim burada ne işimiz var!”

Emekli Askeri Hakim Ümit Kardaş’ın Cumhuriyet Gazetesinden Selin Ongun’a verdiği röportajın başlığı da bu yönde idi. “Ordu soruyor; neden ölüyoruz?”  Bu röportaj derinlemesine analizlerin küçük bir özeti, mutlaka okunmalı, arşivlenmeli.

Şehit Yüzbaşı Ali Alkan’ın cenazesinde ağabeyi Yarbay Mehmet Alkan’ın hafızalara kazınan isyanı da bu süreçte önemli bir kilometre taşı.

HDP’nin parti olarak seçime girmeyecek olmasına güvenen AKP yönetimi, HDP’nin parti olarak seçime gireceğini öğrendiğinde belki yine rahattı. Çünkü seçim ve sandık “organizasyonu” konusunda başarılarını bildiğimiz AKP örgütü HDP’nin barajı geçemeyeceği konusunda emindi.
Ancak HDP ve Selahattin Demirtaş’ın uzun analizler gerektiren seçim stratejisi beklenilmeyen bir tablo çıkardı ve yüzde on üç oran ile HDP baraj korkusunu yıktı.

1 Kasım’da tekrarlanacak olan seçimlerde AKP’nin tek bir hedefi var. Doğu illerindeki kamu düzenini iyiden iyiye bozarak sandık ve seçmen güvenliğini tehlikeye düşürmek. HDP’nin güçlü olduğu bölgelerdeki oy akışını keserek HDP’yi yeniden baraj altına itmek ve kaybettiği iktidarı yeniden ele geçirmek.

Bu süreçte en iyi ortağı tabii ki PKK.

Düşünseniz ya; tarihinde ilk defa HDP gibi bir oluşum her kesimden oy alarak 80 milletvekili ile meclise girmiş. Artık bazı şeylerin siyasi zeminde daha fazla karşılık bulacağı hayal edilirken birden bire Suruç’ta patlayan bir bomba ve sürecin birden bire bozulması..

Peki, o süreç neden Astsubay Nejdet Aydoğdu Diyarbakır’ın ortasında, eşi ile pazar alışverişi yaparken vurularak öldürüldüğünde bitmedi de Suruç’ta patlayan bombada bitti.

Terör örgütü yöneticilerinin HDP’yi saf dışı bırakmak için neredeyse düşman oldukları devlet yöneticileri ile aynı dili konuşmasının yanı sıra, sahip oldukları dağ kadrolarındaki makamlarını kaybetmemek için bir mücadele verdikleri aşikar.

Çözüm süreci döneminde operasyon yetkisini Valilere teslim edip, askerin, polisin elini kolunu bağlayanlar, bugün şehirlerde patlayan bombaların, gelen her şehit cenazesinin sorumlusudur, vebali boyunlarınadır, döktükleri şehit kanlarında gün gelecek boğulacaktır.


12 Temmuz 2015 Pazar

BİR KAYIT BİN HAYAL KIRIKLIĞI

Üniversite tercih dönemi canhıraş devam ederken özel ve vakıf üniversitelerinin reklamları, reklam kuşaklarının önemli bir bölümünü kaplamış durumda.
          
            Bu reklamların şişirilip gözümüze bu kadar batması ürünün yani üniversitelerin kalitelerini de gündeme taşıyor. 
           
           Eğitim pazarlama sektöründe çalışmış hatta özel bir üniversitede okumuş birisi olarak söyleyecek sözüm var.
           
          Maalesef bu allı pullu televizyon reklamlarında gösterilenler, boy boy gazete reklamları, kaliteli kâğıtlara basılmış katalogların birçoğu bir hayal ürünü.
           
           İleri teknoloji ürünü laboratuvarlar, robotlar, geniş alanlar, teknolojik sınıflar “projesi var, olacak” denilerek sadece reklam sayfalarında kalıyor.

İş garantileri, “sizi havada kapacaklar” mesajı,  hem üniversite adaylarında hem de ailelerinde üniversite bitiminde bir hüsrana dönüşüyor.
           
           Elbette aralarında gerçekten çok iyi olan üniversitelerimiz var fakat bunların sayısı maalesef bir elin parmaklarını geçmez.
           
          AKP iktidarı döneminde başlatılan “dağa taşa üniversite, kapıdan geçene üniversite izni” politikası sebebiyle ülkemiz işe yaramayan sözde üniversiteler çöplüğü haline geldi. Üstelik vakti zamanında tüm uzmanların uyarması ve yetkililerin her zamanki gibi bu uyarıyı dikkate almaması yine bildiğimiz bir Türkiye manzarasıydı.  
            
          Eğitim kadrolarına bilimsel ve akademik çalışmalar için bütçe ayırmak yerine okul müdürleri veya tercihlerde etkisi olan öğretmenlerin tespit edilerek üniversite gezisi adı altında misafir edilmesi halen kullanılan bir yöntem. Farklı ve güvenilir kaynaklardan aldığım bilgilerden biri de;  bir dönem kimi öğretmenlere açık açık öğrenci başına prim sistemi uygulayan üniversiteler olduğu yolunda. Yani anlaşılan öğretmen tercihler konusunda anlaştığı üniversiteye kendi bölgesinden ne kadar öğrenci kaydı gerçekleştirirse hesabına o kadar prim yatıyor.
           
          Kuruluş aşamasında Yüksek Öğretim Kurumu’nun talep ettiği nitelikte ve sayıda hocalar sadece göstermelik olarak kayıtlara giriyor. Çoğu derslere bile girmiyor. Hatta bir üniversite ile anlaşıp diğer üniversitelerde de yarı-zamanlı hocalık yapan insanlar var. Kimi gerçekten iyi niyeti ile çırpınıp faydalı bireyler yetiştirme arzusunda fakat eğitimde devamlılık olmadığı sürece ne kadar yeterli olacakları tartışmaya açık bir konu.

Bütün bu anlattıklarım elbette ilgili kişiler tarafından da biliniyor. Fakat yaptırım uygulayacak güç kimsede yok.  Ülkemizde her alanda meşhur olan gizli eller birden bire burada da ortaya çıkıyor ve hocasız bölümler, binasız üniversiteler yollarına devam ediyor.
           
            Devlet üniversitelerinde de durum farksız. 15-20 haneli yerleşim yerlerine açılan sözde fakülteler yüzünden barınma, beslenme, ulaşım gibi temel ihtiyaçlarını iki-üç katı daha pahalı şekilde karşılayabilen öğrenciler, üniversite kültürünü alamadan, sadece ders geçerek ellerine birer diploma alıp işsizler ordusuna katılıyor.
            
            Geçtiğimiz hafta bir tepe yöneticisinin “Üniversite mezunu özgeçmişlerini çöpe atıyorum, isterlerse YÖK’e hediye edebilirim” açıklaması durumun vahametini gözler önüne serdi. Gerçi bu açıklama da tartışmaya açık fakat işsizlik oranlarının hiç de düşük olmadığı ülkemizde akademik eğitim alanında kalitenin sorgulanması gerekiyor.
            
            Yıllar önce bir prodüksiyon çalışması için katıldığım konferansta bir akademisyen bir anısını anlatmıştı. “Dekan olduğum dönemde mezunlarımıza ulaşarak aldıkları eğitim hakkında bir anket yapmak istedik. Okulda öğrendiklerini iş yaşantısında nasıl uyguluyorlar, daha iyi nasıl olabilir… Fakat mezunlardan iyi yanıtlar alamadığımız gibi bir mezunumuzdan uzun bir mektup aldık. Bize örneklerle aldığı eğitimin nasıl yetersiz olduğunu, aslında nasıl olması gerektiğini sayfalarca anlatmış. Sanırım akademik duvarların arkasından çıkıp bizim de dışarıya bakmamız gerekiyor.”
            
            Burada iş öğrencilere düşüyor. Kapı kapı gezip eksikleri, hataları “yetkililerin” yüzüne vurmalılar. Zira ülkemizde işler böyle yürüdüğü için böylece kendilerini hayata hazırlamış da olacaklar.


Özetle; kapitalist sisteminin yeni bir pratiğe dönüştüğü Türkiye’deki üniversite manyaklığı bu yıl da devam ediyor.  

27 Mayıs 2015 Çarşamba

KUŞCENNETİ FESTİVALİNE BEKLERİZ.



Bu yıl 26’cısı düzenlenen Uluslararası Bandırma Kuşcenneti Kültür ve Turizm Festivali’nin başlama günü geldi çattı.

Bandırmalılar olarak heyecanlıyız, keyifliyiz.

Her yıl Bandırma’da Mayıs ayı sonu Haziran ayı başında yoğun bir hareketlilik vardır. Standların kurulduğu, konserler ile , sanatsal ve kültürel etkinlikler ile dolu bir festival olma özelliği taşıyan Kuşcenneti festivali bölgede yıl boyu merakla beklenen bir festival olma özelliğini taşıyor.

Festival bu yıl 17-25 Mayıs tarihleri arasında Sahil Şenliği ile başladı. Bandırma’nın ünlü sahil boyundaki alanda konserler, halk oyunları, dans gösterileri ile ufak ufak festivale doğru ısındık. Bandırma’da kültür, sanat ve eğlence adına  emek üreten tüm kişi ve gruplar kendisine yer buldu.

Ama esas eğlence şimdi başlıyor.

28-31 Mayıs tarihleri arasında festivalimiz başlıyor.

Geçen yıl ilk kez bir ucundan tutmak bana da nasip olmuştu, bu yıl da teveccüh gösterdiler ve “yine tut” dediler. 30 Mayıs akşamı Mahalle Etkinlikleri kapsamında Aksakal’da gerçekleştirilecek etkinliğin sunuculuğu bende. Bu etkinlikte; Bandırma Belediye Bandosu konseri, İnteraktif Çocuk Gösterileri, Ukrayna Volynianka Halk Dansları ekibinin gösterileri, Bandırma Belediyesi Halk Oyunları ekibinin gösterileri ve Bandırma’nın sevilen sesi Arzu’nun konseri ile dopdolu bir etkinlik bizi bekliyor.

Etkinlikler ile ilgili detaylı programa www.bandirma-bld.gov.tr adresinden ulaşabilirsiniz. Ben biraz ipuçları vereyim elbette.

Gazeteci Ahmet Şık geliyor; hem söyleşi hem de fotoğraf sergisi ile. 

Balkan türkülerinin özel sesi Yasemin Göksu var. Bandırma’nın kardeş şehirleri Almanya-Kamen, Yunanistan-Kavala, Ukrayna-Lutsk, Bulgaristan- Nikopol, Abhazya- Sochum’dan gelen halk dansları ekipleri festivale renk katacak.

Eşsiz sesiyle Yunan şarkıcı Despina Vandi, Fettah Can, Emre Aydın, Ceylan Ertem, Bengü konserleriyle katılımcıları coşturacak.

Bu festivalin en önemli özelliği sadece eğlence tarafı değil, kültür ve bilim alanında emek veren çok önemli kişileri halkla buluşturması. Bu yıl “Gezi Direnişi, Kent Hakkı  ve Doğa Mücadeleleri” başlığında bu alanda mücadele veren başta Mücella Yapıcı olmak üzere son yıllarda doğa talanına karşı direnişin önemli isimleri Bandırma’da olacak.

“Türkiye’de İş Cinayetleri ve Güvencesiz Çalışma: Soma, Ermenek, Torunlar” başlığı ile alanında uzman isimler halkın katılımıyla  çözüm yolları arayacak.

OT- DERGİ’nin yazarları  Bandırmalı Mahir Ünsal Eriş, Menderes Samancılar, Sinan Taşcı, Ertuğrul Mavioğlu ve Jehan Barbur ile keyifli bir sohbet olacak.

Kısacası; caz dinletileri, kukla gösterileri, söyleşiler, fotoğraf ve resim sergileri ile kültür, sanat ve eğlencenin buluştuğu dolu dolu bir festival olacak.


Yolunuz düşerse bekleriz. 

29 Nisan 2015 Çarşamba

KIBRIS'IN DİYETİ



Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesini hatırlar mısınız?

 “Kolunun diyetini ben verdim, ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın.” diyen Hacı Kasap’a en sonunda kolunu tek hamlede satırla kesip “Al şu diyetini verdiğin şeyi.” diyen ve uzak diyarlara gidip izini kaybettiren Koca Ali’nin hikâyesi.

Türkiye - KKTC ilişkileri söz konusu olduğunda hep bu hikâye gelir aklıma.
8 sene KKTC’de yaşadım. Sadece öğrencilik yapmadım şükürler olsun. Gezdim; gezdiğim yerlerin hikâyelerini dinledim.
İnsanlar tanıdım, yaşadıklarını anlattırdım.
Belgeseller çektim, uzak diyarlara duyurdum seslerini.
Haberler yaptım, yazılar yazdım, fotoğraflar çektim.
 Davet edip “anlat” dediler, düştüm yollara, gittim anlattım.

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların ülkesi” Türkiye’de Kıbrıs’ı anlattığınız zaman sıkıntı çekersiniz. Ben çektim, çekiyorum da oradan biliyorum.
Önce insanların kafalarındaki düşünceleri temizlemeniz gerekir, bu öyle kolay bir iş değildir. Örneğin; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri, örneğin Burhan Kuzu’nun seviyesiz çıkışı gibi.
“Biz besliyoruz, maaşlarını biz ödüyoruz, maaşları zaten çok yüksek, bize muhtaçlar, onlar kim oluyor, hepsinin altında iki üç araba, çalışmıyorlar, biz kurtardık.” Listeyi uzatmak mümkün.

Kıbrıslılar da bunun farkında. Ancak Kıbrıslılar biliyor ki bu ekonomik çözümsüzlük devlet eliyle yaratılmış bir çözümsüzlük.  Evet, Kıbrıs’ta üretim yok, daha doğrusu bitirildi. 1974 öncesi işleyen, üreten tüm iş kolları Türkiye eliyle bitirilip Kıbrıs göbekten Türkiye’ye bağlı hale getirilince üretim de bitmiş oldu.
Kıbrıs’ta ekonomik ve siyasi çözümsüzlük bir devlet politikasıydı ve devletler “ isterse” politikalarını başarıya ulaştırabilirlerdi, nitekim öyle oldu.
“Çözümsüzlük en iyi çözümdür.” anlayışı tıkandığında ise farklı yollar denendi. Ancak unutulan bir şey vardı; masa başından politika üretmek bir çözüm getirmezdi ve adada yaşayan bir halk vardı.

Son Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçları bunun en açık göstergesidir. “Kim kazanır” diye soranlara “sol” dedim. Yani ya Mustafa Akıncı ya Sibel Siber. İkinci tura kalan Mustafa Akıncı oldu ve KKTC’nin dördüncü Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk çıkışı yani “Ağzından çıkanı kulağı duysun.” temeli olmayan ve sadece sansasyonel bir çıkış yapmak için yapılan bir açıklama. Çünkü bu açıklamanın hemen ardından, Akıncı CNN Türk canlı yayınındayken tebrik için arayıp kutlaması ve Mustafa Akıncı’nın “Birilerinin beklediği gibi gergin bir durum yok.” açıklaması bunun göstergesi. Akıncı’nın “Bu yavru hiç büyümeyecek mi?” sorusu ise yıllardır ada halkının duyulmayan çığlığı.

Minnet duygusunun getirdiği bir yükü bilir misiniz? Ağırdır. Hele karşınızdaki size bu yükü sık sık hatırlatıyorsa bu daha da ağırlaşır.

 Elbette ki Türkiye Kıbrıs konusunda bedeller ödemiştir, tıpkı Ada halkı gibi. Ama devletin en tepesinden tutun da ahir ömründe bir kere iki günlük bir Kıbrıs tatilinde bile gördüğü her Kıbrıslıya “Sizi biz kurtardık” edebiyatını %80’lik kesimin her fırsatta yaptığını düşünürsek bu minnet yükünü ağırlaştırmış olmaz mıyız?

Peki bundan sonra ne olur? Müzakerelerde tüm tavizler verilip birleşme sağlanır mı?
Net cevap veriyorum; hayır!
Masadan kalkmaya bahane arayan yine Güney Kıbrıs olacak.

“Tarih tekerrürden ibarettir.”  sözü burada geçerli. Rum tarafı tıpkı Annan Planı döneminde olduğu gibi tüm çözüm önerilerine “Hayır” diyecek. Çünkü onların istediği yani devlet politikası olarak yürüttükleri politika (bizim yürütemediğimiz) Türk tarafını yok sayan bir çözüm. Tabii böyle bir çözüme ne Türkiye ne de KKTC tarafı razı gelecektir.

 Bir zamanlar Merhum Rauf Denktaş ile yaptığımız bir röportajdan alıntı;
“Türkiye Annan Planından ‘Hayır’ çıkmasını isteseydi ‘Hayır’ çıkardı. Kimse kimseyi kandırmasın. Türkiye ne derse o olur, Türkiye Annan Planından ‘Evet’ çıkacak dedi ve çıktı.”
Bu tespitten hareketle yakın zamanda Kıbrıs Sorununa çözüm bekleyenler bir süre daha bekleyecekler. 


Buradaki “bir süre” geniş bir kavram, isteyen istediği kadar uzatabilir.

28 Mart 2015 Cumartesi

“60 YILLIK İTTİFAKTA SON GÜN-HAWLER” ÜZERİNE BİR YAZI



Son dönemde sıkı takip ettiğim, yorumlarını izlemekten, okumaktan zevk aldığım bir isim; Mete Yarar. Bir fırsatını bulup rakı masasına oturtmayı ve sabaha kadar derin muhabbetler edesim var kendisiyle.

Güvenlik Politikaları uzmanı Mete Yarar’ın ilk kitabı “60 Yıllık İttifakta Son Gün-HAWLER” kitabı bir süre önce okuyucularıyla buluştu.

Kendisi emekli bir asker. Türk Silahlı Kuvvetlerinde uzun yıllar görev yapmış ve Binbaşı rütbesindeyken emekli olup başka bir kariyere doğru yönelmiş. Çok da iyi etmiş yoksa bu değerli fikirlerden ve bahsedeceğim kitaptan mahrum kalacaktık.

Bu kitap; bir solukta okunan, akıcı bir eser. İlk yazarlık deneyimine rağmen Mete Yarar  iyi bir iş çıkarmış. Bana göre; dil ve anlatım yönünden belki biraz daha zenginleştirilebilirdi. Fakat uzun okumalara artık katlanamayan okuyucu kitlesi için kurulması gereken hassas dengeyi yazar iyi gözetmiş. Aktarmak istediği bilgiyi kişiler ve olaylara kurgulayarak derin ve uzun analizler yaparak değil, herkesin okumaktan keyif alacağına inandığım kendinden emin bir dille kaleme alınmış.

Mesleki alanım gereği kitabı okurken gözümün önünden bu kitabın senaryolaştırılmış hali de zihnimden akıp gitti. Oyuncular, mekânlar, sahneler hepsi birer birer zihnimde şekillendi. Kitap bana göre biraz kısa olduğu ve “pat” diye bittiği için on üç bölümü dolduramadım ama sıkıntı yok, halledilir.

Kitabın içeriği hakkında biraz bilgi vermek gerekirse; her geçen gün daha karışık bir hale gelen bölgemiz coğrafyasında olacakları önceden haber veren bir kaynak. Eğer kitabı okumayı ertelerseniz belki de kitaptaki olayları televizyon ekranlarından izleyebilirsiniz. Zaten kendisi de kitabın ön sözünde bu olguyu; “Bu kitabı okurken, gerçek ile hayal arasında sıklıkla gidip geleceğinizi ve anlatılanların hangisinin gerçek hangisinin hayal olduğunu zaman zaman unutacağınızı düşünüyorum” sözleriyle anlatmış.

Türkiye’nin son on iki yılda dış politikada gösterdiği açık başarısızlıklar hepimizin malumu. Dünyada dengeler değişip yepyeni sınıflar ortaya çıkarken “Yeni Osmanlıcılık” hayaline kapılanların, sonuçlarına aldırmadan Türkiye’yi nasıl aciz bir duruma düşürdüğünü biliyoruz. Dünyanın önemli şehirlerinde büyükelçilerimiz yok, ticari ilişkilerimiz askıda, ihracat yaptığımız komşularla bile iş yapamaz hale getirildik.

İşte tüm bu tabloda Mete Yarar’ın kitabı zihin açıcı bir kaynak olarak karşımıza çıkıyor. Kitaptaki kahramanlar bugün Türkiye’de ve dünyanın çeşitli yerlerinde, isimleri ve görevleri farklı bile olsa görev yapan insanlar olduğuna şüphe yok. Askeri gelenekten gelen Yarar, eserinde bu kahramanlara da bir saygı duruşunda bulunmuş.

Can alıcı bir tespit yine kitabın ön sözünde; “Bu kitabı okurken, bir ülkenin yaşayabileceği büyük bir kaosun nasıl çözülmesi gerektiğini sizin de düşünmenizi istedim. Bu kitap siyasal kaygılarla yazılmış bir kurgusal roman değil, aynı geminin içinde bulunduğumuzu bizlere bir kez daha anlatan özel bir çalışmadır. İşin ilginç olanı, kitabın tam ortasına geldiğimde yazdığım konunun birebir aynısını işaret eden bir yazının Wall Street Journal’da(WSJ) çıkmış olmasıydı.”

Zamanın neyi göstereceği bilinmez. Ben bu satırları yazarken ekranımın alt köşesindeki haber akışı geniş bir koalisyon gücünün Yemen’e kara birliklerini yola çıkardığını bildiriyor.


Giderek çıkmaza giren Ortadoğu ve Türkiye ilişkilerinde Mete Yarar’ın analizleri ve kitabı önemli kaynaklar olacaktır.

5 Mart 2015 Perşembe

“SON ON SENEDE ON TANE YAŞAR KEMAL KİTABI SATAMADIM.”



Çocukluğumu bilen kitapçım böyle isyan etti ve devam etti. “Bir gün yüreği çatlamış derlerse bil ki bu yüzden.  Aziz Nesin, Yaşar Kemal kitaplarının üzeri toz tuttu.”

Yaşar Kemal’in cenazesinin olduğu gün camii avlusunda pek çok siyaset adamı, sanatçı, iş dünyasından önemli isimler kameralara Yaşar Kemal’i anlatırken aynı kalıplaşmış cümleleri kullanarak büyük bir edebiyatçıyı kaybettiğimizden bahsediyor, onun eserlerinin kıymetinden, Türkçenin büyük bir ustasını yitirdiğinden söz ediyordu. Şüphesiz bu söylenenler yanlış değil. Yaşayarak yazan bir yazardı Yaşar Kemal. Şimdilerdeki gibi oturduğu yerden yazanlardan değil, yaşamı boyunca yaşadıklarını, gördüklerini, hissettiklerini okuyucuya aktaran bir isimdi. Peki, bu övgüleri düzenlerden kaçı onun bir tane eserini okumuştur? Ya da sosyal medyada herhangi bir eserinden alınmış küçücük bir bölümü alıntılayarak ah vah edenler?

Yaşar Kemal’in cenazesinin kaldırıldığı gün; çocukluğumu bilen kitapçım böyle isyan etti. “Son on senede on tane Yaşar Kemal kitabı satamadım. Aziz Nesin, Yaşar Kemal kitaplarının üzeri toz tuttu. Üstelik bu kitapları yayınlayan yayınevleri çok güzel baskılar yaptı. 100 Temel Eser listesinde de var. Pahalı desem pahalı da değil…”

Küçücük kitapçı dükkânı ile kitap fuarlarına ve internet satışlarına ha yenildi ha yenilecek olan kitapçımın isyanı haksız sayılmaz öyle değil mi?
               
            Niteliksiz öğretmenlerin varlığı da bu duruma bir etken. Elinde öğretmeni tarafından verilen bir liste ile kitapçıya gelen ortaokul öğrencisinin “İnce Memed”i okuyup özetini çıkaracakmışız” sözüne ne denilebilir ki? İnce Memed’in otuz iki yılda yazılan dört ciltlik bir eser olduğunu acaba bu öğrenci arkadaşa mı söylemeli yoksa o öğretmeni bulup iki yakasından tutup silkelemek mi gerekir.

 Eğitim sisteminin tablet bilgisayar saçmalığı ile tanıştığı, test sapkınlığı ile okul-dershane-özel ders üçgeninde hastalıklı gençler yetiştiren Milli Eğitim sisteminden en az hasarla kurtulabilmemizin tek yolu edebiyat. Sait Faik, Yaşar Kemal, Sabahattin Ali okumak birer ev ödevi değil, geniş ufuklar açan bir yol.


Yolunuz açık olsun.