29 Nisan 2015 Çarşamba

KIBRIS'IN DİYETİ



Ömer Seyfettin’in “Diyet” hikâyesini hatırlar mısınız?

 “Kolunun diyetini ben verdim, ben olmasaydım şimdi çolak kalacaktın.” diyen Hacı Kasap’a en sonunda kolunu tek hamlede satırla kesip “Al şu diyetini verdiğin şeyi.” diyen ve uzak diyarlara gidip izini kaybettiren Koca Ali’nin hikâyesi.

Türkiye - KKTC ilişkileri söz konusu olduğunda hep bu hikâye gelir aklıma.
8 sene KKTC’de yaşadım. Sadece öğrencilik yapmadım şükürler olsun. Gezdim; gezdiğim yerlerin hikâyelerini dinledim.
İnsanlar tanıdım, yaşadıklarını anlattırdım.
Belgeseller çektim, uzak diyarlara duyurdum seslerini.
Haberler yaptım, yazılar yazdım, fotoğraflar çektim.
 Davet edip “anlat” dediler, düştüm yollara, gittim anlattım.

“Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanların ülkesi” Türkiye’de Kıbrıs’ı anlattığınız zaman sıkıntı çekersiniz. Ben çektim, çekiyorum da oradan biliyorum.
Önce insanların kafalarındaki düşünceleri temizlemeniz gerekir, bu öyle kolay bir iş değildir. Örneğin; Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sözleri, örneğin Burhan Kuzu’nun seviyesiz çıkışı gibi.
“Biz besliyoruz, maaşlarını biz ödüyoruz, maaşları zaten çok yüksek, bize muhtaçlar, onlar kim oluyor, hepsinin altında iki üç araba, çalışmıyorlar, biz kurtardık.” Listeyi uzatmak mümkün.

Kıbrıslılar da bunun farkında. Ancak Kıbrıslılar biliyor ki bu ekonomik çözümsüzlük devlet eliyle yaratılmış bir çözümsüzlük.  Evet, Kıbrıs’ta üretim yok, daha doğrusu bitirildi. 1974 öncesi işleyen, üreten tüm iş kolları Türkiye eliyle bitirilip Kıbrıs göbekten Türkiye’ye bağlı hale getirilince üretim de bitmiş oldu.
Kıbrıs’ta ekonomik ve siyasi çözümsüzlük bir devlet politikasıydı ve devletler “ isterse” politikalarını başarıya ulaştırabilirlerdi, nitekim öyle oldu.
“Çözümsüzlük en iyi çözümdür.” anlayışı tıkandığında ise farklı yollar denendi. Ancak unutulan bir şey vardı; masa başından politika üretmek bir çözüm getirmezdi ve adada yaşayan bir halk vardı.

Son Cumhurbaşkanlığı seçimi sonuçları bunun en açık göstergesidir. “Kim kazanır” diye soranlara “sol” dedim. Yani ya Mustafa Akıncı ya Sibel Siber. İkinci tura kalan Mustafa Akıncı oldu ve KKTC’nin dördüncü Cumhurbaşkanı oldu.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın ilk çıkışı yani “Ağzından çıkanı kulağı duysun.” temeli olmayan ve sadece sansasyonel bir çıkış yapmak için yapılan bir açıklama. Çünkü bu açıklamanın hemen ardından, Akıncı CNN Türk canlı yayınındayken tebrik için arayıp kutlaması ve Mustafa Akıncı’nın “Birilerinin beklediği gibi gergin bir durum yok.” açıklaması bunun göstergesi. Akıncı’nın “Bu yavru hiç büyümeyecek mi?” sorusu ise yıllardır ada halkının duyulmayan çığlığı.

Minnet duygusunun getirdiği bir yükü bilir misiniz? Ağırdır. Hele karşınızdaki size bu yükü sık sık hatırlatıyorsa bu daha da ağırlaşır.

 Elbette ki Türkiye Kıbrıs konusunda bedeller ödemiştir, tıpkı Ada halkı gibi. Ama devletin en tepesinden tutun da ahir ömründe bir kere iki günlük bir Kıbrıs tatilinde bile gördüğü her Kıbrıslıya “Sizi biz kurtardık” edebiyatını %80’lik kesimin her fırsatta yaptığını düşünürsek bu minnet yükünü ağırlaştırmış olmaz mıyız?

Peki bundan sonra ne olur? Müzakerelerde tüm tavizler verilip birleşme sağlanır mı?
Net cevap veriyorum; hayır!
Masadan kalkmaya bahane arayan yine Güney Kıbrıs olacak.

“Tarih tekerrürden ibarettir.”  sözü burada geçerli. Rum tarafı tıpkı Annan Planı döneminde olduğu gibi tüm çözüm önerilerine “Hayır” diyecek. Çünkü onların istediği yani devlet politikası olarak yürüttükleri politika (bizim yürütemediğimiz) Türk tarafını yok sayan bir çözüm. Tabii böyle bir çözüme ne Türkiye ne de KKTC tarafı razı gelecektir.

 Bir zamanlar Merhum Rauf Denktaş ile yaptığımız bir röportajdan alıntı;
“Türkiye Annan Planından ‘Hayır’ çıkmasını isteseydi ‘Hayır’ çıkardı. Kimse kimseyi kandırmasın. Türkiye ne derse o olur, Türkiye Annan Planından ‘Evet’ çıkacak dedi ve çıktı.”
Bu tespitten hareketle yakın zamanda Kıbrıs Sorununa çözüm bekleyenler bir süre daha bekleyecekler. 


Buradaki “bir süre” geniş bir kavram, isteyen istediği kadar uzatabilir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder