27 Kasım 2015 Cuma

“TÜRK BASIN TARİHİ; SANSÜRÜN VE BASKININ TARİHİDİR”.



İletişim Fakültesi'nde sevdiğim nadir derslerden biri Türk Basın Tarihi dersi idi.

Yabancı dilde eğitim veren bir okulda Türkçe ders bazen ilaç gibi gelir.

Türk Basın Tarihi Türkçe idi ve Tarih dersleri ile aram oldum olası da iyidir.

Dersin hocası Doç. Dr. Metin Çolak hocamın da katkısı büyüktür elbet. Entelektüel bilgi birikimi ile her ders üzerimizden silindir gibi geçerdi ama katkısı büyüktür, iyi ki de yapmış.

Türk Basın Tarihi dersinin ilk dersinde hocamın söylediği sözü halen hatırlıyorum

“Türk Basın Tarihi; sansürün ve baskının tarihidir”.

“Tarih tekerrürden ibarettir” sözü de boşuna söylenmemiştir o halde.

Türk Basın Tarihi sansürün ve baskının tarihi olmaya devam ediyor, bizler de bu geleneği yaşıyoruz.

Hukuk olmayan bir ülkede adalet istemeyi artık çoktan bıraktık. Gün gelir belki yerini bulur ama geç gelen adalet, adalet değildir. Kaldı ki; usul ve içerik açısından incelendiğinde baştan aşağı yanlış bir karar. Yasada belirtilen soruşturma ve dava açma için belirtilen süre aşılmış fakat kimin umurunda! Hukukçuların saç baş yolduğu bir sistemden çıkan kararlar toplumun her kesiminden insanların hayatlarını karartıyor. Siyasi hırslarının kurbanı olanlar “kandırıldık” savunması ile bir anda işin içinden çıkabiliyor.

Can Dündar ile Erdem Gül’ün ifadeye çağrılmasına ilişkin soruya Yargıtay Başkanı İsmail Rüştü Cirit’in yanıtı her şeyi izaha yetiyor: “Şimdi anormal süreçlerden geçiyor ülke. Bunun normalleşmesi için elimizden geleni yapıyoruz”.

Birileri elinden geleni yapana kadar ne kadar süre geçecek?  Bir ay mı, beş yıl mı?

Nazım Hikmet’ten

Ben içeri düştüğümden beri güneşin etrafında on kere döndü dünya
Ona sorarsanız lafı bile edilmez mikroskobik bir zaman
Bana sorarsanız on senesi ömrümün

Gazeteci devlet memuru değildir.

Hangi haberin devletin yararına hangi haberin devletin çıkarına olduğu bizi ilgilendirmez. Eğer sır olduğu iddia edilen bilgi ve belgeler gazetecilerin eline geçebiliyorsa zaten sır değildir. Aklı başında devletler sızıntının kaynağını araştırıp önlem almak yerine bunun hesabını gazetecilerden soruyorsa, devlet sisteminin nasıl bir çöküntü içinde olduğunun apaçık göstergesidir.


Devlet suç işleyemez.

Devlet olması onun her zaman haklı olduğunu göstermez. Devlet görmezden gelemez. Bugün imrenerek baktığımız,herkesin eşit olduğu ülkelerin sistemlerini incelediğimizde,  kanun önünde herkesin eşit ve hesap verilebilir bir yapı kurulmuş olması gerçek devlet sisteminin nasıl olması gerektiğinin en açık kanıtıdır.
               
            İfade özgürlüğü, basın özgürlüğü, haber alma hakkı gibi kavramların nicedir unutulduğu ülkemizde Can Dündar ve Erdem Gül’ün tutuklanması garip karşılanacak bir durum olarak görülmüyor. Üstelik nefretlerini sadece sahte isimlerle, sanal âlemde kusabilecek kadar “yürekli” olan birileri de ağıza alınmayacak küfür ve hakaret dolu sözlerle bu hukuksuzluğa alet oluyor. Fakat unutulmaması gereken şudur; Ergenekon, Balyoz gibi uydurma davaların savcıları ve hâkimleri bugün ya firari ya da yetkileri kuşa çevrilmiş ve haklarında açılan davalarla, pek çok suçlama ile baş etmek zorunda. Dolayısıyla hukuksuzlukları yapan da, destek veren de er ya da geç hak ettiğini bulacaktır.
                
             Son dönemdeki baskıcı uygulamalar ne yazık ki o kadar kabullenilir oldu ki “Ama şimdi efendim  onlar da…..” diye başlayan cümleleri daha sık duyar olduk. Gazeteciliği “efendim izin verirseniz şunu da sormak istiyorum müsaade ederseniz”  seviyesine indirenlerin yaptığını gazetecilik zannetmeyiniz, onun başka nitelemeleri var.


Can Dündar ve Erdem Gül elbette ki özgürlüklerine kavuşacaklar. Onlar daha da yücelecek fakat bu hukuksuzluğu yapanlar diğer meslektaşları ile belki de aynı kaderi paylaşacak.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder