9 Ocak 2016 Cumartesi

GAZETECİYİZ, İŞİMİZ RAHATSIZ ETMEK

10 Ocak günü Türkiye’de “Çalışan Gazeteciler Günü” olarak anılır.

Ortada kutlanacak bir durum olmadığı için ‘anılır’ kelimesi daha uygun düşer.

Peki neden “Gazeteciler Günü” değil de “Çalışan Gazeteciler” günü.

Filmi 1961 yılına saralım.  10 Ocak 1961 günü Resmi Gazetede yayınlanan bir kanun, dönemin gazetecileri için büyük bir güvencedir.  Gazeteci sohbetlerinde geçen “Senin 212 mi” sorusu da 212 sayılı bu yasayı kasteder. Yasa ile basın çalışanlarının bazı yasal hakları güvence altına alınır. İş sözleşmelerinin yazılı olarak yapılması, sözleşmelere işin türü, ücret miktarının yazılması gibi bazı maddeler ile basın çalışanlarının haklarını güvence altına alınır. Kıyamet işte tam burada kopar.

Türk Basın Tarihine “Dokuz Patron Olayı” olarak da geçen süreçte, dönemin dokuz gazete sahibi bu şartları kabul etmediklerini ve üç gün gazete çıkarmayacaklarını ilan ederler.

Ancak gazetecilerden beklenmeyen bir hareket gelir ve üç gün boyunca “Basın” adlı bir gazete çıkarırlar. Tabii protestolar ve yürüyüşler ile direnişlerini devam ettirirler. Çalışan Gazeteciler Günündeki “Çalışan” bu direnişin sembolüdür. Ama bugün sadece sözde kalmıştır.

Bugün ortada kutlanacak bir durum yok. 
Zaten günümüzü kutlamak için sıraya dizilenler de yok. 
Zaten bizim de kutlayacak halimiz yok. 

Büyük medya kuruluşları dahil, sigortası 212 sayılı kanuna göre yatırılan basın çalışanı sayısı en fazla yüzde 10; o da yasal zorunluluklar nedeniyle. Basın Sigortası normal sigortaya göre daha maliyetli olduğu için kimse bu topa girmek istemez. Basın Kartı almak için bu sigortanın yatması haricinde pek çok şartı da sağlamanız gerekir. Sonuçta kartı alsanız dahi pek işe yaradığı söylenemez. Basın kartınızı gösterdiğinizde kolluk güçleri o kart ile ilgili fantezilerini hiç çekinmeden suratınıza haykırır. 

Gece – Gündüz yoktur, saygı yoktur,  para yoktur, emeklilik yoktur. 
Şiddet vardır, hakaret vardır, aşağılama vardır.

Ama vicdan vardır bu meslekte..

Eskişehir’de karanlık bir sokakta dövülerek öldürülen bir çocuğun duyamadığımız haykırışını duyuran İsmail Saymaz vardır mesela.

Çöpten yiyecek artığı toplayan kadını haber yapıp onun hayata yeniden tutunmasını, iş bulmasını, çocuğuna artık ekmek yedirebilecek bir annenin mutluluğu vardır.

Talan edilen doğayı, HES’leri, bir daha asla eski haline dönemeyecek olan Karadeniz’deki “Yeşil Yol” u anlatırsınız umutsuzca. 

Şakran’da işkence gören çocukları anlatırsınız, 

Beş yıl yargılanmadan, suçsuz yere hapis yatan anneyi…

Toplumu rahatsız edersiniz çünkü toplum rahatsız olmalıdır. Bir şeyler yapmalıdır o toplum..

Ama sadece toplumu değil, birileri de öyle rahatsız olur ki ayağına çağırıp hesap sorabilir.

Gazete okumaktan aciz insan size işinizi öğretmeye kalkar. “Böyle haber olmaz” en hafifidir. Sövgü, şiddet cabasıdır.

İşverenin iki dudağı arasındadır akıbetiniz. 

Ama bilirsiniz ki;  Abdi İpekçi, Uğur Mumcu, Can Dündar, Erdem Gül ile meslektaşsınızdır. Sorarız, araştırırız, yazarız, sonra da tehdit, dayak, gözaltı, cezaevi. Abartmıyorum; hiçbir gazeteciye uzak değildir, bir telefon kadar yakındır. Yeter ki can sıkalım, yeter ki birileri rahatsız olsun. 
Sormaya, araştırmaya, yazmaya ve rahatsız etmeye devam edeceğiz.





Hiç yorum yok:

Yorum Gönder